TÜM HABERLERGÜNDEMÖZEL HABEREGE'DEN HABERLERYEREL YÖNETİMLERYAŞAMGAZETE
DİĞER
YAZARLAR
× ANASAYFATÜM HABERLERGÜNDEMÖZEL HABEREGE'DEN HABERLERYEREL YÖNETİMLERYAŞAMGAZETEKADINBİLİM VE TEKNOLOJİSAĞLIKKÜLTÜR SANATEKOLOJİMAGAZİNEĞİTİMDÜNYASPOREKONOMİYAZARLAR
YAZARLAR
Av. Buse AKALTUN

Siber zorbalık nedir? ne değildir?

Genellikle güçlü olanın zayıf olana fiziksel, sözel, cinsel olarak zarar vermesi anlamına gelen zorbalık (iş hukukunda karşılaştığımız adı ile mobbing), dijital dünyada siber zorbalık (cyberbullying) olarak vücut bulmuştur. Siber zorbalık ya da sanal zorbalık, birey veya grup tarafından diğerlerine, bilgi ve iletişim teknolojileri aracılığı ile düşmanlık ve korkutma amaçlı mesaj ve resimlerin kasıtlı ve düzenli bir şekilde gönderilmesidir.   Siber zorbalıktan söz edilebilmesi için; bilgi ve iletişim teknolojileri kullanılarak zarar verme amacı  gütmeli ve bu eylemin tekrarlanan ve saldırgan davranışlar içermesi gerekmektedir.   Siber zorbalığı, elektronik zorbalık ve  elektronik iletişim zorbalığı olarak ikiye ayırabiliriz. Elektronik Zorbalık, teknik yönden yapılan zorbalıktır. Elektronik postaları ele geçirmek, internet sayfalarını yok etmek veya şifreleri ele geçirmek gibi örneklendirilebilir. Elektronik İletişim Zorbalığı, elektronik iletişim araçlarıyla birilerini rahatsız etmek, taciz etme, alay etme, hedef haline getirme, kişinin rızası olmadan fotoğraflar paylaşma gibi daha çok kişinin şeref, haysiyet ve onuruna zarar vermeye yönelik olan davranışlar olarak tanımlanabilir.   Şüphesiz siber zorbalık içerisine dahil edilebilecek eylemlerin çoğaltılması mümkün olmakla birlikte uygulamada karşılaşılan siber zorbalık örnekleri;   -Aşağılamak, bir kişiyeküçültücü davranışlarda bulunmak ve hor görmek olarak tanımlanmaktadır. Bir kişiye ısrarlı ve sürekli şekilde aşağılayıcı (Örneğin, şişmansın çirkinsin vb.) şekilde veya dinsel ve ırksal sebeplerle rencide etmek amacıyla mesajlar atmak bu zorbalık türüne örnektir.   -Siber Linç, birbirini tanımayan çok sayıda sosyal medya kullanıcısının bir kişiyi hedef alarak benzer şekilde ve içerikte (Örneğin, hayvan düşmanı, kadın düşmanı vb.) aşağılayıcı, onur kırıcı mesajlar atması olarak tanımlanabilir. Bu tür basit gibi görünen eylemlerin intihara kadar gidebilecek trajik sonuçları olabilir.( Örneğin; Vancouver’da yaşayan yedinci sınıf öğrencisi AmandaTodd’un cinsel içerikli pozları internette tanıştığı kişi tarafından yayınlanmış, bunun üzerine öğrenci intihar teşebbüsünde bulunmuştur. İntihar girişiminin başarısız olması, mağdurun Facebook üzerinden tekrar alay konusu olmasına neden olmuştur. Yaşadığı psikolojik sorunları Youtube’a yüklediği bir video ile anlatan Amanda, yaklaşık bir ay sonra kendisini asarak intihar etmiştir. Nitekim infial yaratan bu olayın ardından Kanada’da, özel hayata ilişkin fotoğrafların ilgilinin rızası olmaksızın yayılması suç olarak düzenlenmiştir.)   -Hakaret, tehdit, şantaj ve günümüzde en çok karşılaştığımız “stalk eylemi” (ısrarlı takip) olarak bilinen siber takiptir.Stalk eylemini gerçekleştiren kişiye “stalker” denir. Stalker aslında “rahatsız edici veya korkutucu şekilde başka bir kişiyi uzun süre izleyen kişi’’ olarak tanımlanmaktadır. Bizde ise ısrarlı takip kavramı, 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanuna İlişkin Uygulama Yönetmeliğin 3. maddesinin ş bendine göre ‘’Aralarında aile bağı veya ilişki bulunup bulunmadığına bakılmaksızın, şiddet uygulayanın, şiddet mağduruna yönelik olarak, güvenliğinden endişe edecek şekilde fiziki veya psikolojik açıdan korku ve çaresizlik duygularına sebep olacak biçimde, içeriği ne olursa olsun fiili, sözlü, yazılı olarak ya da her türlü iletişim aracını kullanarak ve baskı altında tutacak her türlü tutum ve davranışı’’ olarak tanımlanmıştır.   -Sahte hesap (profil taklidi) için Türk Ceza Kanunu’nda düzenleme vardır. TCK m.135’e göre ‘’Hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydeden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. Kişisel verinin, kişilerin siyasi, felsefi veya dini görüşlerine, ırki kökenlerine; hukuka aykırı olarak ahlaki eğilimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına veya sendikal bağlantılarına ilişkin olması durumunda birinci fıkra uyarınca verilecek ceza yarı oranında artırılır. Bu kanuna göre herhangi birisi adına açılmış hesap suç teşkil edecektir. Kişisel Verilerin Korunması Hakkında Kanun(KVKK)’un m.3/d’ye göre ‘’Kişisel veri: Kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgiyi,’’ demektedir. Buradaki kişisel veriyi geniş anlamda ele almamız gerekmektedir. Bu yüzden kişinin adı soyadı yanında doğum tarihi, fotoğraf, hatta vücudundaki lekeler dahi kişiyi tanımlayabilecek her türlü bilginin bu kapsamda sayılması gerekir. Bu bilgilerle açılan hesaplar TCK bakımından suç teşkil edecektir. Mağdur sahte hesapların açılması bakımından TCK’dan yararlanabileceği gibi 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliğinde Özel Hayatın Gizliliği başlıklı 20. maddeye yeni bir fıkra eklenmiştir. Bu Anayasa 20. maddesine yeni eklenen 3. fıkrası’na göre ‘’Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir.’’ demektedir. Kişisel verilerimiz artık Anayasamızca da korunmaktadır. Bu yüzden sahte hesap açılması kişinin Anayasal hakkının da ihlal edilmesi demektir. Sosyal medyada açılacak sahte hesaplar TCK 135’ten hüküm kurulurken aynı zamanda bu internet ortamında yapıldığı için Verileri Hukuka Aykırı Verme veya Ele Geçirme madde başlığı olan TCK m.136’dan da hüküm kurulması söz konusu olabilecektir.   Pekisosyal medya hesabı oluşturan ve bu hesabını herkese açık kullanan kişi profilinde paylaştığı bilgileri herkese sunmayı kabul etmiş midir? ya da bunu öngörerek mi profil oluşturmakta veya buradaki rıza karine olarak mı kabul edilmelidir? Bu ve buna benzer konular oldukça yoruma açık olmakla birlikte kendi görüşüm, profilini açık olarak kullanan kişinin bu davranışınınbilgilerinin veya fotoğraflarının kullanılmasına da açık rıza gösterdiği anlamını taşıyamayacağıdır.   Dünyanın bir ucundan bir diğer ucuna tek “tık” ile erişilebildiğinin kabul edilmesi, her ülkenin siber zorbalıkla mücadeleyi gerçekçi bir bakış açısıyla ele alması ve kanunlarında siber suçların kapsamını belirleyecek düzenlemeler yapması günümüzde artık bir zorunluluk haline gelmiştir.Ancak unutulmamalıdır ki nasıl bir düzenlemeyapılacak olursa olsun Anayasal hakkımız olan ifade özgürlüğü ile kanunlarda yapılması olası düzenlemeleri ayıracak olan ince çizgi asla geçilmemeli ve öncelik daima temel hak ve hürriyetlerimizin korunması olmalıdır. Kaynakça MAVİŞ Volkan, “Ceza Hukuku Boyutuyla Siber Zorbalık”, SÜHFD., C. 29, S. 3, 2021, s. 2455-2500. DÜLGER, Murat Volkan: Bilişim Suçları ve İnternet İletişim Hukuku, 8. B., Seçkin Yay., Ankara, 2020.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Av. Buse AKALTUN

Siber zorbalık nedir? ne değildir?

Genellikle güçlü olanın zayıf olana fiziksel, sözel, cinsel olarak zarar vermesi anlamına gelen zorbalık (iş hukukunda karşılaştığımız adı ile mobbing), dijital dünyada siber zorbalık (cyberbullying) olarak vücut bulmuştur. Siber zorbalık ya da sanal zorbalık, birey veya grup tarafından diğerlerine, bilgi ve iletişim teknolojileri aracılığı ile düşmanlık ve korkutma amaçlı mesaj ve resimlerin kasıtlı ve düzenli bir şekilde gönderilmesidir.   Siber zorbalıktan söz edilebilmesi için; bilgi ve iletişim teknolojileri kullanılarak zarar verme amacı  gütmeli ve bu eylemin tekrarlanan ve saldırgan davranışlar içermesi gerekmektedir.   Siber zorbalığı, elektronik zorbalık ve  elektronik iletişim zorbalığı olarak ikiye ayırabiliriz. Elektronik Zorbalık, teknik yönden yapılan zorbalıktır. Elektronik postaları ele geçirmek, internet sayfalarını yok etmek veya şifreleri ele geçirmek gibi örneklendirilebilir. Elektronik İletişim Zorbalığı, elektronik iletişim araçlarıyla birilerini rahatsız etmek, taciz etme, alay etme, hedef haline getirme, kişinin rızası olmadan fotoğraflar paylaşma gibi daha çok kişinin şeref, haysiyet ve onuruna zarar vermeye yönelik olan davranışlar olarak tanımlanabilir.   Şüphesiz siber zorbalık içerisine dahil edilebilecek eylemlerin çoğaltılması mümkün olmakla birlikte uygulamada karşılaşılan siber zorbalık örnekleri;   -Aşağılamak, bir kişiyeküçültücü davranışlarda bulunmak ve hor görmek olarak tanımlanmaktadır. Bir kişiye ısrarlı ve sürekli şekilde aşağılayıcı (Örneğin, şişmansın çirkinsin vb.) şekilde veya dinsel ve ırksal sebeplerle rencide etmek amacıyla mesajlar atmak bu zorbalık türüne örnektir.   -Siber Linç, birbirini tanımayan çok sayıda sosyal medya kullanıcısının bir kişiyi hedef alarak benzer şekilde ve içerikte (Örneğin, hayvan düşmanı, kadın düşmanı vb.) aşağılayıcı, onur kırıcı mesajlar atması olarak tanımlanabilir. Bu tür basit gibi görünen eylemlerin intihara kadar gidebilecek trajik sonuçları olabilir.( Örneğin; Vancouver’da yaşayan yedinci sınıf öğrencisi AmandaTodd’un cinsel içerikli pozları internette tanıştığı kişi tarafından yayınlanmış, bunun üzerine öğrenci intihar teşebbüsünde bulunmuştur. İntihar girişiminin başarısız olması, mağdurun Facebook üzerinden tekrar alay konusu olmasına neden olmuştur. Yaşadığı psikolojik sorunları Youtube’a yüklediği bir video ile anlatan Amanda, yaklaşık bir ay sonra kendisini asarak intihar etmiştir. Nitekim infial yaratan bu olayın ardından Kanada’da, özel hayata ilişkin fotoğrafların ilgilinin rızası olmaksızın yayılması suç olarak düzenlenmiştir.)   -Hakaret, tehdit, şantaj ve günümüzde en çok karşılaştığımız “stalk eylemi” (ısrarlı takip) olarak bilinen siber takiptir.Stalk eylemini gerçekleştiren kişiye “stalker” denir. Stalker aslında “rahatsız edici veya korkutucu şekilde başka bir kişiyi uzun süre izleyen kişi’’ olarak tanımlanmaktadır. Bizde ise ısrarlı takip kavramı, 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanuna İlişkin Uygulama Yönetmeliğin 3. maddesinin ş bendine göre ‘’Aralarında aile bağı veya ilişki bulunup bulunmadığına bakılmaksızın, şiddet uygulayanın, şiddet mağduruna yönelik olarak, güvenliğinden endişe edecek şekilde fiziki veya psikolojik açıdan korku ve çaresizlik duygularına sebep olacak biçimde, içeriği ne olursa olsun fiili, sözlü, yazılı olarak ya da her türlü iletişim aracını kullanarak ve baskı altında tutacak her türlü tutum ve davranışı’’ olarak tanımlanmıştır.   -Sahte hesap (profil taklidi) için Türk Ceza Kanunu’nda düzenleme vardır. TCK m.135’e göre ‘’Hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydeden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. Kişisel verinin, kişilerin siyasi, felsefi veya dini görüşlerine, ırki kökenlerine; hukuka aykırı olarak ahlaki eğilimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına veya sendikal bağlantılarına ilişkin olması durumunda birinci fıkra uyarınca verilecek ceza yarı oranında artırılır. Bu kanuna göre herhangi birisi adına açılmış hesap suç teşkil edecektir. Kişisel Verilerin Korunması Hakkında Kanun(KVKK)’un m.3/d’ye göre ‘’Kişisel veri: Kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgiyi,’’ demektedir. Buradaki kişisel veriyi geniş anlamda ele almamız gerekmektedir. Bu yüzden kişinin adı soyadı yanında doğum tarihi, fotoğraf, hatta vücudundaki lekeler dahi kişiyi tanımlayabilecek her türlü bilginin bu kapsamda sayılması gerekir. Bu bilgilerle açılan hesaplar TCK bakımından suç teşkil edecektir. Mağdur sahte hesapların açılması bakımından TCK’dan yararlanabileceği gibi 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliğinde Özel Hayatın Gizliliği başlıklı 20. maddeye yeni bir fıkra eklenmiştir. Bu Anayasa 20. maddesine yeni eklenen 3. fıkrası’na göre ‘’Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir.’’ demektedir. Kişisel verilerimiz artık Anayasamızca da korunmaktadır. Bu yüzden sahte hesap açılması kişinin Anayasal hakkının da ihlal edilmesi demektir. Sosyal medyada açılacak sahte hesaplar TCK 135’ten hüküm kurulurken aynı zamanda bu internet ortamında yapıldığı için Verileri Hukuka Aykırı Verme veya Ele Geçirme madde başlığı olan TCK m.136’dan da hüküm kurulması söz konusu olabilecektir.   Pekisosyal medya hesabı oluşturan ve bu hesabını herkese açık kullanan kişi profilinde paylaştığı bilgileri herkese sunmayı kabul etmiş midir? ya da bunu öngörerek mi profil oluşturmakta veya buradaki rıza karine olarak mı kabul edilmelidir? Bu ve buna benzer konular oldukça yoruma açık olmakla birlikte kendi görüşüm, profilini açık olarak kullanan kişinin bu davranışınınbilgilerinin veya fotoğraflarının kullanılmasına da açık rıza gösterdiği anlamını taşıyamayacağıdır.   Dünyanın bir ucundan bir diğer ucuna tek “tık” ile erişilebildiğinin kabul edilmesi, her ülkenin siber zorbalıkla mücadeleyi gerçekçi bir bakış açısıyla ele alması ve kanunlarında siber suçların kapsamını belirleyecek düzenlemeler yapması günümüzde artık bir zorunluluk haline gelmiştir.Ancak unutulmamalıdır ki nasıl bir düzenlemeyapılacak olursa olsun Anayasal hakkımız olan ifade özgürlüğü ile kanunlarda yapılması olası düzenlemeleri ayıracak olan ince çizgi asla geçilmemeli ve öncelik daima temel hak ve hürriyetlerimizin korunması olmalıdır. Kaynakça MAVİŞ Volkan, “Ceza Hukuku Boyutuyla Siber Zorbalık”, SÜHFD., C. 29, S. 3, 2021, s. 2455-2500. DÜLGER, Murat Volkan: Bilişim Suçları ve İnternet İletişim Hukuku, 8. B., Seçkin Yay., Ankara, 2020.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Oya Pardak

Bir yer bulalım, dünyadan uzak!

  Minicik bir güzel yüz. Boynunda büyük bir nazarlık… Kem gözlerden, kötülüklerden korunması için. Müslüme…Henüz 3 yaşındaki Müslüme kötülüklerden korunacağı kişinin dedesi olduğunu nerden bilebilirdi. Dahası babası. Hiç dededen babadan kötülük gelir mi? Onu bile anlayamayacak yaşta olan minik kız acımasızca katledildi. Günlerce beklenen umutlu bekleyişin ardından yarı çıplak bulunan minik kızın cansız bedeni insanlığı bir kez daha sorgulattı. Müslüme Türkiye’de taciz edilen, katledilen masumlardan sadece biriydi. Ama kan donduran gerçekler ortaya çıktıkça dünyanın ne kadar kirlendiğine bir kez daha tanık olduk.  Arama -kurtarma ekipleri ile yollara düşen dede Hasan Yağal’ın sapık olduğu ortaya çıkınca Türkiye şok oldu.Yapılan DNA  analizleri Müslüme’nin annesinin yıllardır tecavüze uğradığı ve kardeşlerinin de babasının aslında dede olduğu ortaya çıktı.   Bu nasıl bir canilik ki o sapık dede iddialara göre henüz 3 yaşındaki öz kızı Müslüme’yi de taciz etmişti. Müslüme pırıl pırıl parlayan gözleri ile etrafına müthiş enerjisini yayamıyor artık… Nefes bile alamıyor. Yaşamıyor. Ne zaman bu toplum bu hale geldi? Ve niçin ? Biz artık diğer Müslüme’leri düşünmeliyiz. Koruyamadığımız çocuklarımızı, kadınlarımızı, hayvanlarımızı…Özetle savunmasız tüm masum canlıları… Bunu da toplumu sadece eğiterek değil suça teşvik eden uyarıcıları denetleyerek ve ceza yaptırımlarını arttırarak sağlayabiliriz. Yoksa her gün masum çocuklarımızın, hayatının baharındaki genç kızlarımızın, kadınlarımızın ardından yüreklerimiz yanarak gözyaşı dökmeye devam edeceğiz. Kadınlarımızı konuşturalım, özgürleştirelim ki onlar da kendilerini koruyabilsinler. Müslüme’nin annesi örneğinde olduğu gibi o kendisini kayınpederine karşı koruyamazken evladını nasıl korusun? Hepimize büyük bir görev düşüyor. Bu insanlık görevi. “Dünyayı iyilik güzellik kurtaracak” derken bu yaşananlara karşı herkes üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeli. Bir an önce ekranlarda temizlik yapılmalı. Kadın programı çerçevesinde ekranlara taşınan olaylara baktığımızda kadın olmaktan utanıyoruz. Her biri çok değerli kadın programı yapımcısı ve sunucusu arkadaşlarım kadını değersizleştiren, aşağılayan ve ahlak çöküntüsüne uğramış hikayeleri ekranlara taşıyarak psikolojik açıdan toplumu kirletiyor. Aldatan, çocuğunu bırakan, eşinin arkadaşına kaçan, erkekleri dolandıran kadınlar bu programlarda en kötü örnekler olarak Türk toplumunun evlerine giriyor. Okuma alışkanlığının olmadığı toplumumuzda bu çirkin ilişkiler yüzünden kadınlarımızın beyinleri kirletiliyor. Ya da tam tersi bu programlar yüzünden eşleri, babaları tarafından “sen de böyle olursun” baskısı ile karşı karşıya kalıyor.   Evet biz kadınlar çocuğa, kadına, hayvana karşı yapılan her türlü istismarı, baskıyı, tehdidi kabul etmiyoruz. İstanbul Sözleşmesi’nin bir an önce hayata geçirilmesini istiyoruz. Bununla da yetinmiyoruz.  Bu sapıklara ve sapkınlara karşı en ağır yaptırımların uygulanmasını istiyoruz. Kazakistan’daki ‘çocuk istismarcılarının kimyasal madde ile hadım edilmesi’ de, idam da olabilir… Bu insanlık dışı varlıkların bu dünyada henüz konuşmayı bile bilmeyen minik bedenlerin üzerinden ellerini çekmesi için görünen o ki böyle sert yaptırımlar gerekiyor.     Müslüme yaşıyor, ama dünyadan uzak bir yerde… Rahat uyu güzel kız… Biz seni koruyamadık, affet bizi.  Türkiye seni unutmayacak.    
YAZARIN DİĞER YAZILARI
SİNAN DÜNDAR

Güle güle sevgili başkanım, değerli kardeşim

Seninle, Sivas İş İnsanları Derneği’nin yemeğinde yaptığın konuşmada okuduğun Edip Cansever şiirinden sonra tanıştık. Edip Cansever’in ikimizin de ortak paydası olması beni çok mutlu etmişti, o mutlulukla yanına gelmiştim. Sonrasında ara ara telefon görüşmelerimiz sürdü. Sonrasında hayat gailesi, iş hayatı derken yerel seçimler döneminde İmranlımıza belediye başkan adayı olduğun haberini aldım. Çok gururlandım, çok umutlandım.  1948 yılında ilçe olan İmranlı'da belediye yönetimini CHP o güne dek hiç kazanamamıştı. 2019 Yerel Seçimlerinde 817 oyla sadece 10 oyluk bir farkla seçimi aldın. Senin tabirinle “Kızılırmak’ın doğduğu kent”in talihini sen çevirdin.  Parti rozetini çıkardın ve doğduğun, doğduğumuz bu güzel ama kaderine terk edilmiş ilçe için kolları sıvadın. İlçenin meydanını düzenledin, elinde boya fırçasıyla meydana bakan binaların dış yüzlerini boyadın. İlçeyi ortadan ikiye bölen Kızılırmak’ın kıyılarını temizledin, o alanları parka çevirdin.Parka da diğer acımız Hasret Gültekin’in adını verdin.  Yazın seni İmranlı’da ziyaret ettiğimde bana ırmak kenarında yapmayı planladığın yaşam alanlarını, spor tesislerini gösterdin büyük bir heyecanla.  En son İstanbul’daki tarım zirvesinde görüştük. İzmir’de buluşacağımıza dair sözleştik.  71 yıl sonra bu sahipsiz Orta Anadolu kasabasının kaderini değiştirecektin; olmadı, o senin kaderini değiştirdi.  Bugün ölüm haberinle sarsıldık. Çok çok üzgünüm sevgili başkanım, değerli kardeşim. Sana Edip Cansever’in şiiriyle veda etmek boynumun borcu, devrin daim olsun. Her yere yetişilir Hiçbir şeye geç kalınmaz ama Çocuğum beni bağışla Ahmet Abi sen de bağışla Boynu bükük duruyorsam eğer İçimden öyle geldiği için değil Ama hiç değil Ah güzel Ahmet abim benim İnsan yaşadığı yere benzer O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer Suyunda yüzen balığa Toprağını iten çiçeğe Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine Konya’nın beyaz Antep’in kırmızı düzlüğüne benzer Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir Denizine benzer ki dalgalıdır bakışları Evlerine, sokaklarına, köşe başlarına Öylesine benzer ki Ve avlularına Ve sözlerine Ve bir gün birinin adres sormasına benzer Sorarken sorarken üzünçlü bir görüntüsüne Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına Öyle bir cıgara yakımına, birinin gazoz açmasına Minibüslerine, gecekondularına Hasretine…        
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Ahmet Gürel

Dünyanın gözünden Atatürk

     Yabancılar, Atatürk’ün sağlığında onu öven birçok söz söylemiştir. 1908 yılında, “Mühim olan kalıcı eser bırakmaktır” diyen Atatürk’ün ölümünün ardından yabancılarca söylenenler bence daha önemlidir. Bu yazımda önce yabancı devlet adamlarının onun sağlığında söylediklerinden birkaçını vereceğim. Ölümünden 72 yıl geçen Atatürk’ün yabancı devlet adamları ve gazetecileri tarafından nasıl anlaşılıp, övüldüğünü hasretle izleyelim. UNESCO Genel Kuruluna katılan 156 ülkenin 1981 yılında oybirliği ile kabul edilen kararı: “Uluslararası anlayış ve barış yolunda çaba harcamış üstün bir kişi, olağanüstü bir devrimci, sömürgecilik ve emperyalizme karşı savaşan ilk lider, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, insanlar arasında hiçbir renk, din, ırk ayrımı gözetmeyen eşsiz devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu.” Sır Charles Townshend (İngiliz Generali): Ben şimdiye kadar on beş hükümdar ve cumhurbaşkanı ile özel ve resmi konuşmalar yatım. Bu geceki kadar ezildiğimi hatırlamıyorum. Mustafa Kemal'de büyük bir ruh kudretinin esrarı var.(1922) Brıand (Fransa Başbakanı): “Yeni Türk Devleti ile Ankara Antlaşması'nın imzalanması nedeniyle; “Bizi arkadan vurdu, dağ başındaki haydutlarla, Mustafa Kemallerle anlaştı” diyenlere Fransız Başbakanının Mecliste verdiği cevap: “Dağ başındaki haydutlar diye isimlendirdiğiniz kahraman Mustafa Kemal ve Onun tüm askerleri burada olsalardı teker teker hepsinin heykellerini dikerdik. Böylesine kahraman bir antlaşma imzalamaktan gurur duyuyorum.”(1921) Von Sonders (Alman Generali):- “Ser, dayanıklı ve mücadeleci. Bence harika bir subay. Kelimenin tam manasıyla mükemmel bir yönetici.” Rawlinson (İngiliz Yarbayı): “Kuvvetli karakterli ve dünya ulusları arasında kendi ulusunun haklı durumu üzerinde kesin ve pratik görüşlü bir adam olarak O, hiçbir zaman kişisel şöhret ve yükselme peşinde koşmadı. Yurdunun çıkarları her şeyin üstünde tutan ve ulusu için en faydalı sonuca varmaya çalışan bu zat, gücünü damarlarına işlemiş görev duygusundan alıyordu.” Prof. Herbert Melzig (Alman Tarihçisi): “Atatürk tarihten hakiki dersler almış nadir büyüklerden biridir. Bütün çaba ve uğraşmaları yalnız kendi ulusu içindir.”   ATATÜRK’ÜN ÖLÜMÜNÜN ARDINDAN YABANCI DEVLET ADAMLARININ YAPTIKLARI KONUŞMALAR   10 Kasım 1938’de İstanbul’da hayata gözlerini yuman Atatürk öldüğünde tüm dünya ülkeleri Türkiye ile birlikte ağlamıştı. İşte dünya basınının ve dünya liderlerinin Mustafa Kemal Atatürk hakkında söyledikleri; Franklin Roosvelt (ABD Başkanı): “Benim üzüntüm, bu adamla tanışmak hususundaki şiddetli arzumun gerçekleşmesine artık imkân kalmamış olmasıdır.”Sovyet Rusya Hariciye Nazırı Litvinof ile görüşürken kendisine onun fikrince bütün Avrupa'nın en kıymetli ve en ziyade dikkate değer devlet adamının kim olduğunu sordum. Bana Avrupa'nın en kıymetli devlet adamının Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal olduğunu söyledi.” Franklin Roosevelt (ABD Başkanı): “Beni biraz sola çekiniz ve Mustafa Kemal’e yaklaştırınız.” John F. Kennedy (A.B.D Başkanı): “Çöküntü halinde bulunan bir imparatorluktan özgür Türkiye'nin doğması, yeni Türkiye'nin özgürlük ve bağımsızlığını şerefli bir şekilde ilan etmesi ve o zamandan beri koruması, Atatürk' ün Türk halkının işidir. Şüphesiz ki, Türkiye' de giriştiği derin ve geniş inkılâplar kadar bir kitlenin kendisine olan güvenini daha başarı ile gösteren bir örnek yoktur.” General McArthur (ABD Genelkurmay Başkanı): “Asker ve devlet adamı, çağımızın en büyük liderlerden biriydi. Kendisi, Türkiye’nin; dünyanın en ileri memleketleri arasında hak ettiği yeri almasını sağlamıştır. Kez o, Türklere, bir milletin büyüklüğünün temel taşını teşkil eden, kendine güvenme ve dayanma duygusunu vermiştir.” Charles H. Sherrill (Eski Amerika Elçisi, General): “Öyle zamanlar oldu ki, anılar içinde benim eşsiz nitelikte gördüklerimi düzeltti: " Hayır... Ben bunda yanılmışım. Eğer şöyle düşünseydim ve yapsaydım sonucu daha eksiksiz olacaktı." dediği az değildi. Gerçekçilik O'nun korkmadığı şeydi.” Awra M. Warren (A.B.D. Büyükelçisi): “Atatürk'ün dış münasebetler konusu üzerindeki görüşlerini inceleyen bir kimse, fikirlerinin değeri ve ifade edildikleri zamanı aşan manaları karşısında daima hayrete düşer.” Wiston Churchill (İngiltere Başbakanı): “Savaşta Türkiye’yi kurtaran, savaştan sonra da Türk milletini yeniden dirilten Atatürk’ün ölümü, yalnız yurdu için değil, Avrupa için de büyük kayıptır. Her sınıf halkın onun ardından döktükleri içten gözyaşları bu büyük kahraman ve modern Türkiye’nin Ata’sına değer bir görünümden başka bir şey değildir.” Winston Churchil (İngiltere Başbakanı): “Atatürk sağ olsaydı, dünyanın görüntüsü başka olurdu. Gerçekten Atatürk sağ olsaydı ya da biz o büyük insanın yolundan gidebilseydik, dünyadaki Türkiye başka olurdu.” Albert Lebrun (Fransız Cumhurbaşkanı): “Akıllı ve barışçı yöntemlerle gerçekleştirdiği eseri halkların tarihinde izlerini bırakacaktır.” Eduard Daladier, (Fransa Başbakanı): “Fransa, kendisine pek çok dostluk belirtileri göstermiş olan bu büyük adamın anısını daima canlı tutacaktır.” General De Gaulle (Fransa Başbakanı): “Türkiye'yi son ziyareti sırasında Anıtkabir'in altın defterine şu sözleri yazmıştı. "Atatürk artık rahatça ölebilirdi. -Mademki ışık parlamakta, alev yanmakta ve memleket ilerlemekte devam ediyor...” Charles de Gaulle (Fransa Cumhurbaşkanı): “Türkiye tarihi, bugün her zamandan çok batı ve Avrupa Tarihi’nden ayrılmaz bir haldedir. Ve Atatürk’ün bu yöndeki gayretleri sonuçsuz kalmıştır. Memleketlerimiz arasındaki yüzyılları aşan dostluk. Bu gelişmenin temel öğelerinden biridir.” Edouard Herriot (Fransız Milli Meclisi Başkanı): “Atatürk'ün askerlik tarafına hayret etmiyorum. Her meslekte deha sahibi insanlar vardır, buna şaşılmaz. Fakat İsviçre Medeni Kanununu kabul etmek ve Türkiye’de yürürlüğe koymak! Bu âdeta dehanın da üstünde bir şey, hukuktan anlayan ve insan haklarına inanan biri sıfatıyla söylüyorum. İşte buna hayranım!” Kalinin (Sovyetler Birliği Başbakanı): “Şöhreti bütün cihana yayılmış olan tecrübeli başkanın yönetimi herkesin sevgi ve saygısını çeken büyük Türk Milleti’nin bağımsızlığını devamlı bir başarı ile kuvvetlendirmiş ve yeni milli yapısını yaratmıştır.” Lenin (Sovyetler Halk Komiserleri Kurulu Başkanı): “Mustafa Kemal sosyalist değil, fakat görülüyor ki iyi bir teşkilatçı, yüksek anlayışlı, ilerici ve iyi düşünceli, akıllı bir lider. Mustafa Kemal, soygunculara karşı bir Kurtuluş Savaşı veriyor. Emperyalistlerin gururunu kıracağına ve Sultanı da yaranı ile birlikte alt edeceğine inanıyorum.” Mussolini (İtalya Diktatörü): “O çok ayrı, bambaşka bir adamdır.” Perrone Di San Mantino (İtalyan Yazar): “Üstün iradesi, tükenmez cesareti ve eşsiz sezişi ile hasımlarını dize getirdi. Fazilet ve ciddiyeti, üç yılda memleketine yalnız askeri değil, aynı zamanda tam ve doyurucu bir siyasi zafer kazandırdı.” Comte Carlo Sforza (Eski İtalya Dışişleri Bakanı): “Hayatının sonuna kadar ulusunun mutlak güvenliğiyle kurduğu devletin başında kalan muzaffer kumandanın kişiliği eşi görülmemiş bir karekter örneğidir.” Profesör Zaajti Franes (Macar Tarihçi): “Türkiye’yi bir arı kovanına ve bütün Türkleri de bal aramağa çıkmış çalışkan arılara benzetiyorum. Nasıl arılar beylerinin etrafında toplanıp çalışırsa bütün Türk Milleti bugün büyük dahi Mustafa Kemal etrafından toplanmışlardır.” Çan Kay Şek (Çin Cumhuriyeti'nin lideri): “Atatürk’ün hayatı ve eseri sadece Türkiye için değil, fakat dünyanın bütün hür milletleri için bir ilham kaynağı olmaya devam edecektir.” Ma Shao-Cheng (Çinli Yazar): “Mustafa Kemal yeni Türkiye’nin kalbidir. Eski, yıpranmış bir toplumdan yepyeni, güçlü bir millet yaratmış, eşsiz kişiliğiyle kendini herkese saydırmış, enerjisiyle herkesi kendisine inandırmıştır.” Adolf Hitler (Alman Diktatörü): “Mustafa Kemal; bir millet, bütün vasıtalarından mahrum edilse dahi, kendini kurtaracak vasıtaları yaratabileceğini ispat eden adamdır.” Gyula Kornis (Macar Meclis Başkanı): “Türkler O'na çok haklı olarak Atatürk dediler ve kendilerini baba tanıdılar. Gerçekten de O, ulusunu seven ve ulusu için didinen bir baba olmuş ve yurdunu çok az bir zamanda verimli, yaratıcı bir gelişmeye yöneltmiştir.” Ben Gurion (İsrail Başbakanı, 10 Kasım 1963): “Mustafa Kemal Atatürk, kuşkusuz 20’nci yüzyılda dünya savaşından önce yetişen en büyük devlet adamlarından biri, hiçbir millete nasip olmayan cesur ve büyük bir inkılâpçı olmuştur.” Eyüp Han (Pakistan Cumhurbaşkanı): “Kemal Atatürk, yalnız bu yüzyılın en büyük adamlarından biri değildir. Biz Pakistan’da, onu geçmiş bütün çağlarını en büyük adamlarından biri olarak görüyoruz. Askeri bir deha, doğuştan bir lider ve büyük bir yurtsever.” Sucheta Kripalani (Hint Parlamento Heyeti Başkanı): “Atatürk, yalnız Türk Milleti'nin değil, özgürlüğü uğruna savaşan bütün milletlerin önderiydi. O'nun direktifleri altında siz bağımsızlığınıza kavuştunuz. Biz de o yoldan yürüyerek özgürlüğümüze kavuştuk.” General Metaksas (Yunanistan Başbakanı): “Atatürk yalnız Türk tarihinin büyük bir siması değil, aynı zamanda bir büyük adamıdır. O'nun yeni Türkiye'yi yaratan eseri, yüzyıllara intikal eden bir anıt olarak kalacaktır.” Emanullah Han (Afganistan Kralı): “O büyük insan yalnız Türkiye için değil, büyük doğu milletleri için de en büyük önderdi.” Muhammed Veli Han (Afganistan Dışişleri Bakanı): “Büyük Atatürk’ün ölümünden dolayı teessürümüz o derece derin ve sonsuzdur ki, bunu ifade etmek için kelime bulamıyorum. Çünkü Atatürk, yalnız Türkiye’nin değil, bütün şarkın Ata'sı idi.” Habib Burgiba (Tunus Devleti’nin kurucusu ve ilk devlet başkanı): “Mustafa Kemal’in kişiliği halk kitlelerinin ayaklanması ve halk mücadelelerinin öncüsü olmuştur. Bu mücadeleler, O’nun ölümünden sonra genişlemiş. Doğu ve Batı bloklarının arasındaki üçüncü dünyaya sirayet etmiş ve onu sömürge tahakkümünden kurtarmıştır. Onun ölmez eseri, egemenliklerini elde etmiş milletlerin, kaderlerini hükmedenler için ışıklı bir örnek ve bir ilham kaynağı olarak kalacaktır.” Kerama (Lübnan Başbakanı): “Büyük adamlar, kuşaklarının başındadır. Türk Milleti'nin başındaki büyük ve dahi Atatürk, politika ve savaş alanlarında yılmayan büyük ve yurtsever bir insandı.”   ATATÜRK’ÜN ÖLÜMÜNÜN ARDINDAN YABANCI GAZETELERDEKİ YORUMLAR     Chicago Tribune (ABD): “Dünya sahnesinden tarihin en dikkatli, çekici adamlarından biri geçti.” The New York Times (ABD): “Savaş sonrası döneminin en yetenekli liderlerinden biri.” Claude Farrer (Fransız Yazar): “Karşımdaki bu büyük adamda, keşfettiğim bu büyük meçhule maharet ve karakter o kadar iyi işlenmişti ki, sözlerinde hiçbir şüphe aranmazdı.” The Fortnightly (İngiltere): “Savaş sonrasının en ileri gelen devlet adamlarından biri. Kendi başına bir klâs oluşturuyordu ve hemen her açıdan tekti.” The Observer (İngiltere): “Çağımızda hiçbir isim Atatürk’ün adı kadar büyük saygı yaratmamıştır.” The Sunday Times (İngiltere): “İngiltere önce, cesur ve asil bir düşman sonra da sadık bir dost olarak tanıdığı büyük adamı selamlamaktadır.” The Times (İngiltere): “O, Türkiye’nin önceki kuşaklarından hiçbirine nasip olmayan özgürlük ve güven dolu bir hayat sağladı. Başarıları, Türkiye’nin Avrupa devleti olmasını sağladı, yakın doğunun tarihini değiştirdi.” Dally Tlegraph (İngiltere): “Atatürk, Türk Milleti’nin ruhunda Türk Bayrağı gibi dalgalanan bir baştı.” Libre Belgique (Belçika): “Milletine bu kadar az zaman bu ölçüde hizmet edebilen tek devlet adamı Atatürk’tür.” National Tidence (Danimarka): “Atatürk, şahsiyet ve yeteneğin dev gibi bir simgesiydi. O, 20’nci yüzyılın en görkemli olayını yaratan adamdı.” Hafvud Stadbladet (Finlandiya): “Atatürk, olağanüstü nitelikte bir devlet adamı, savaş sonrası dünya tarihinin en önemli simalarından biriydi.” Gazeta Polska (Polonya): “Onun yaratıcı ruhunun ve ateşli yurtseverliğinin harekete geçmemiş olduğu hiçbir alan yoktur.” Katimerini (Yunanistan): “Türkiye, dost ve düşmanlarının hayran olduğu bir dama, malik bulunmak bahtiyarlığına erişmiştir.” Nya Dagligt (İsveç): “O olmasaydı modern Türkiye olmazdı. Onun sayesinde Türkler, onun olağanüstü eserini izleyebilecekler ve zaten dünyaca pek yüksek olan onurlarını daha fazla yükseltebileceklerdir.” Tribuna (İtalya): “Atatürk’ün ölümü ile Yakın Doğu’nun gelişmesine birinci derecede etken olan son derece kuvvetli bir şahsiyet kaybolmuştur.” Japon Times (Japonya): “Şaşırtıcı ve çekici bir kişi. Asker olarak büyük, fakat devlet adamı olarak daha büyük.” The Japon Chronicle (Japonya): “Yüzyıldan beri Küçük Asya’nın çıkardığı en büyük lider.” Egyptian (Mısır): “Çağının, belki de tüm tarihin en olağanüstü kişiliklerinden biri.” Tahran (İran): “Atatürk gibi insanlar bir nesil için doğmadıkları gibi belli bir devre için de doğmazlar. Onlar önderlikleriyle yüzyıllarca milletlerin tarihinde hüküm sürecek insanlardır.” Iran (İran): “Atatürk yalnız kahraman milletinin büyük bir şefi olmakla kalmamıştır. O, aynı zamanda insanlığın da en büyük evladı olmuştur.” 10 Kasım 2021  
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Safiye Taş Koçyiğit

Kış gelmeden bağışıklık sistemimizi nasıl güçlendirelim?

Havalar soğurken aman dikkat! Bağışıklığınız sizi tüm kış korumak için hazır mı? Bundan emin olun. Yataktan zor kalkma, sabah alarmları erteleme, gün içinde yorgunluk, halsizlik hissetme, sık aft veya arpacık çıkarma, aşırı üşüme veya aşırı terleme, ve hatta asabiyet bağışıklık sisteminizde sorun olduğunu gösterebilir. Peki ne yapmalıyız? En doğru olanı bir kan tahlil yaptırıp, d vitamini, demir, b12 vitamini, tiroid fonksiyonlarına baktırmak. Bu tetkikler sonucunda düşük olan var ise optimal düzeye getirmek için gerekli takviyeleri kullanmak ve beslenmeyi düzenlemek. Bu değerler düşükse onları yükseltmeden bağışıklık sistemini istenilen seviyeye getirmek mümkün olmayacaktır. Kan değerlerini kontrol edip, bu konuda aksiyon aldıktan sonraki adım beslenmeyi düzenlemek. Düzen kelimesi çok önemli. Sağlıklı beslenme gerçekten belli bir disiplin ve düzen ister. Her gün benzer miktarda su, lif, protein ve yağ aldığınızdan emin olmalısınız. Elbette spor yapmanın bağışıklık üzerindeki etkisi her geçen gün yayınlana yeni çalışmalarla kat kat artarak ortaya çıkıyor. Hayatına spor dahil eden kişiler daha uzun, daha sağlıklı yaşıyor. Bunu unutmayalım, ve daha aktif bir yaşam için adım atalım.  Sağlıklı beslenme düzeninden bahsederken sıralamaya ‘su’ ile başladığım umarım dikkatinizi çekmiştir. Su olmadan temizlik olmaz, temizlik olmadan bağışıklık sistemi aktif çalışamaz. Vücuttan toksinler atılabilmeli ki savaşması gereken bir mikrop veya virüse maruz kaldığında direkt onunla temasa geçip savaşabilmeli. Su güçlü bir bağışıklığın temeli. Yeterli lif almak, lifin kaynağını çeşitlendirmek bir diğer önemli konu. Günlük hayatın koşuşturmacasından, şehir yaşamından, yoğun iş temposundan öğünlerimize gereken önemi gösteremiyor, öğünlerin çeşitli sebze, meyve içermesini sağlayamıyoruz. Hatta bırakın çeşidi, bazen 1 parça bile sebze meyve tüketmeden akşamı ediyoruz. Hal böyle olunca lif de antioksidanlar da yetersiz alınıyor. Her öğüne tabağın en az ¼’ü, ama en ideal 1/2si kadar rengarenk sebze eklemeliyiz. Sebzeler kalp damar ve bağırsak sağlığında önemli rol oynayan lif içermesinin yanı sıra, vücudu koruyacak minik askerler olan antioksidanlardan zengin. Dolayısıyla bol bol sebze tüketmeli! Protein alımı elbette önemli ama aşırıya kaçtığımızda faydadan çok zarar getireceğini hatırlamak lazım. Tabağın ¼ kadarı ideal, fazlası can yakar. Sağlıklı yağlar olarak adlandırdığımız zeytin yağı, zeytin, ceviz, fındık, badem, tahin, susam, avokado gibi bitkisel kaynaklı yağlar bağışıklık için oldukça büyük önem taşıyor. Ama kontrolsüz yağ alımı, mesela avuç avuç ceviz, fındık, badem tüketmek fazla kalori alımını beraberinde getirip yağlanmaya sebep olacağından bağışıklık üzerinde olumsuz etki gösterecektir. Unutmayın, ilaçla zehri birbirinden ayıran dozdur! Bir besin sizin için ilaç niteliğinde olabileceği gibi zehir niteliğinde de olabilir. Yazımı ‘Besinler ilacınız, ilacınız besinler olsun’ sözü ile bitiriyor, sağlık ve sıhhat dolu bir kış diliyorum.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Yüksel Baysal

Gemlik’e doğru halkçı belediyeciliği göreceksin, sakın şaşırma!

Türk şiirinin dört büyük üstadından biridir Orhan Veli Kanık… Nazım Hikmet, Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl’dan sonra en çok okunan, bilinen şairimizdir. İstanbul’dan yolu Bursa’ya düştüğü bir dönemde "Gemlik'e doğru denizi göreceksin, sakın şaşırma" dizelerini yazmıştı. **** Orhan Veli’nin söylediğinin aksine, Marmara bölgesinin en güzel kentlerinden, zeytinin başkenti Gemlik’e doğru giderken artık denizi görmek çok zor Son 30 yılda ne deniz kokusu kaldı Gemlik'te ne de zeytinine sahip çıkıldı! **** 1994 yılından bu yana Gemlik ilçesini sol-sosyal demokratlar yönetmiyordu. 2019 yerel seçimlerinde bir dönem Bursa’da İl Genel Meclis üyeliği de yapan Mehmet Uğur Sertaslan, AK Parti adayına karşı seçimi az farkla da olsa kazandı. **** Peki o günden bu yana neler yaptı CHP’li belediye başkanı? Başkan Uğur Sertaslan, merkezi Bursa’da olan İnternet Gazeteciler Federasyonu’nun ‘Başkanlarla Buluşma’ programı nedeniyle bir grup gazeteciyi Gemlik’te ağırladı. İki yıllık süreç içinde önemli işlere imza attı Başkan Sertaslan: “Gemlik’te huzurevi yoktu. Bize ait bir binayı dönüştürdük, 3 ay içinde huzurevini açtık, 23 yaşlımız şimdi orada kalıyor.” “Kadınlarımızın çalışma yaşamına katılmasının önünde en büyük engel kreşti. Göreve geldikten sonra yaptığımız ikinci iş kreş açmaktı. Şu anda 47 çocuğumuz 750 lira aylıkla orada eğitim görüyor.” “Halk market kurduk. 650 hanede yaşayan kadınlarımız gelip oradan 150-170-200 liralık alış-verişler yapıyor.Halk Market’teki ürünleri biz bağış olarak alıyoruz.” “2 dönüm araziye sebzeler diktik. Onları pazar yerlerinde maliyetine satıyoruz.” “İstihdam ofisi kurduk. Özellikle kadınlara iş bulmaya çalışıyoruz.” Öğrencilerin yurt sorunu ortaya çıktığında ilk olarak Gemlik Belediyesi üniversite öğrencileri için sahip olduğu daireleri tahsis edeceğini duyurdu.Şu anda 21 konutta öğrenciler sembolik bir ücretle oturuyor. Birinci sınıfa giden bütün öğrencilerin kırtasiye setleri Gemlik Belediyesi tarafından karşılandı. “Gemlik’in 35 kilometre deniz kıyısı var. 11 adet halk plajı yaptık. Şezlonglar ücretsiz, soyunma kabinlerini, duşları halkın hizmetine sunduk.” **** Bursa-Gemlik Belediye Başkanı Mehmet Uğur Sertaslan yaptıklarını aktardıktan sonra önümüzdeki süreçte halka hangi hizmetleri götüreceklerini de şöyle anlattı: Gemlik-Kumla yoluyla sahil arasında asansör yapacağız. Bu kalabalık mahallede oturan yurttaşlarımız araçları olmadan deniz kenarına inebilecek.” “Deniz taşımacılığına başlıyoruz. Bursa Nilüfer Belediyesi’nden aldığımız bir tekneye motor taktık, Gemlik ile Kurşunlu arasında insan taşıyacağız. Sonraki süreçte de Gemlik Mudanya arasında taşımacılık düşünüyoruz.” “Balıkpazarı’nın olduğu yerde balık satılmıyor. 11 adet balık-ekmek büfesi koymak için girişimlerde bulunduk. Bursa Büyükşehir’den izin aldık, Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nde takıldı. Onu da aşacağız. Sahilde balık ekmek yiyecek gelen insanlar.” “Gemlik’te bireysel sporlar için bir tek mekan yapılmamış. Katlı otopark üstündeki 25 bin metre kare alanı değerlendireceğiz. 4 adet spor salonu yapacağız.”          
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Prof. Dr. Yüksel Gürüz

3. doz mu evet, 4. doz mu HAYIR

Her değişik toplantıda arkadaşlarımın sorduğu sorular doğal olarak COVID-19 aşıları. Hangi aşıyı olalım, hangi aşı iyi, hangi aralıkla aşı olalım. 2 doz Sinovac oldum 3. Dozu ne zaman ve hangi aşıyı olayım ve çıldırtan soru geliyor, 4. Dozum tanımlanmış olayım mı? Pandemi başında geliştirilen farklı platformlardaki aşıların farklı koruyuculuk verileri kafaları karıştırdı. Hiç kimse aşılar ne kadar etkin, ne kadar koruyacak, yan etkileri ne olacak gibi bir sürü soruya yanıt bulamıyor sadece geçmiş deneyimlere dayanarak fikirler ileri sürüyordu. Yaklaşık 1,5 yıl geride kaldı. Hastalıkta da 2 yılı geride bıraktık.   Çok şey öğrendik, öğreniyoruz ama halen çok şey belirsiz. En büyük belirsizlik tedavi edici ilaç olmayışı, koruyucu bir burun spreyi haberi bu hafta geldi, aşılar her gün yenileri ekleniyor ama dünyada milyarlarca insan ilk doz aşını bile olmadı. Peki bu 4. Doz nereden çıktı? Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, 4. doz aşıların yabancı ülkelere seyahat edeceklere yönelik olduğunu açıkladı. 4. doz aşılar, 3. dozdan 21 gün sonrasına tanımlandı haberi manşetlere nasıl yansıdı ve bilim dünyasının tepkileri nasıl oldu? . Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve uzmanlar 4. doz aşı kararını aşı tedarikinde sıkışmaya yol açabileceği ve belirlenen 21 günlük sürenin herhangi bir bilimsel veriye dayanmadığı söyledi. Sağlık Bakanımız, bilimsel olmayan gerekçeyi Twitter'da, ‘Bazı ülkelerin gelişlerde yalnızca mRNA tür aşıları kabul ettiğini "İlgili ülke düzenlemelerine uymak üzere 2 doz mRNA aşısı olmayı talep eden kişiler için özel bir düzenleme yapıldığını, özel seyahat için talep edilmesi dışında ek bir aşı gerekliliği yoktur’ açıkladı.   Yazıma devam etmeden önce bilimsel dernekler arasında çok saygın bir yere sahip olan KLİMİK’in aşağıdaki açıklamasına yer vermek istiyorum. 16 Ağustos 2021 Bilindiği gibi COVID-19’a karşı acil kullanım onayı almış olan aşıların, gerek  Faz-3 çalışmalarında, gerekse gerçek yaşam verilerinde hastalıktan koruyucu etkinliklerinin  arasında fark olduğu ve mevcut mRNA aşılarının etkinliğinin diğerlerinden daha iyi olduğu görülmüştür. Ek olarak  ülkemizde uygulanan inaktivevirus aşısı olan Coronavac®’ın, başta yaşlı ve bağışıklığı zayıf kişiler olmak üzere gerekli bağışıklık seviyesini oluşturamayabileceği, oluştursa bile aşıdan kısa süre sonra etkinliğini kaybedebileceği konusunda veriler ortaya çıkmıştır. Bu nedenle COVID-19 için oldukça riskli bir durumda olan sağlık çalışanları ve 65 yaş üstü kişilere, esas olarak ölümleri önlemek amacıyla, daha etkili olduğu görülen mRNA aşısıyla 3. bir dozun yapılmasını önermekteyiz. Bugün Sağlık Bakanlığı’nın sistemindeki karışıklık nedeniyle ortaya çıkan 4. aşı dozu konusunu değerlendirebilmek için 2 doz CoronaVac®-sonrasında 1 doz BioNTech® aşısı yapılmış kişilerde, yaş gruplarına göre, COVID-19 gelişme sıklığı, hastalığın klinik seyri ve laboratuvar bulgularına ait verilere ihtiyaç vardır. Dünyada henüz 1. doz aşısını ol(a)mamış risk grubunda milyonlarca hasta varken ve DSÖ’nün 3. dozlar için dünya çapında ilan ettiği moratorium da dikkate alınarak 4. doz aşıların yapılması, ancak yukarıda belirtilen verilerden çıkarılabilecek sağlam bir gerekçe varlığında düşünülebilir. Bu nedenle, Bakanlığın bu verileri bir an önce açıklaması uygun olacaktır. Gerekçe olmadan yapılan uygulamalar, kafa karışıklığına neden olmakta ve sağlık çalışanlarını sıkıntıya sokmaktadır. Organ nakil alıcıları gibi ciddi bağışıklık yetmezliği bulunan kişilerde  veya belli bazı ülkelere giriş için gereken zorunluluklarda yapılacak kişiselleştirilmiş yaklaşımlar dışında etkinlik ve güvenlik verileri olmadan 4. doz konusunda öneri yapılabilmesi mümkün değildir.   Anlaşılacağı gibi Sinovac firmasının inaktif aşısı en çok 5-6 ay koruyor. Yani bu süre sonunda bir doz daha hatırlatma gerekiyor. Bunda ister tekrar aynı aşıyı seçer ya da platform değişikliğine gider BioNTech firmasının BNT6b2 (Comirnaty) mRNA aşısını olabilirsiniz. Bu aşının koruyuculuğu 1-2 ay daha uzun, ama yan etkileri daha sert ve sık. Bunları biliyorsanız, aşının içindeki maddelerden birine karşı bilinen bir alerjiniz yoksa bu aşı da fevkalade koruyor. ABD’de geçmesi en zor engellerden biri olan tam FDA onayını alan tek aşı. Üçüncü doz veya hatırlatma dozu olsun dünyada halen tartışılsa da artık bilimsel olarak delta varyantı ile düşen korunma kalkanımızın güçlendirilmesi için gerekli olduğu kanaati yaygın. ABD, İngiltere, Almanya, Japonya bu konuda üst düzey bilimsel toplantılarla kime, ne zaman 3.doz veya hatırlatma dozu yapalım konusunu netleştirmeye çalışıyor. 22 Eylül 2021’de FDA 3 doz aşının 65 yaş ve yukarısı kişiler ile 12 yaş yukarısındaki risk grubu kişilere uygulanmasına onay verdi. Dünya genelinde 235 milyon insanın hastalandığı, 4,8 milyona yakın insanın öldüğü bu hastalıktan korunmanın 2 ana yolu var: Maske - mesafe - hijyen Aşılanmak, bunların tartışılacak hiçbir yeri yok. Dünya genelinde 6,2 milyar doz aşı yapıldı. Tüm aşıları tamamlanan kişi sayısı 2,6 milyar, dünya nüfusunun %33’ü. Fakir ülkelerde aşıya ulaşma oranı %3,6’ının altında, aşılanma oranları ise %0,1 civarında. Günde yaklaşık 32 milyon doz aşı yapılıyor bu hızlı sürü bağışıklığını yakalayacağımız %75 oranına en erken 6 ayda ulaşacağımız öngörülüyor. Çin toplamda 2,2 milyar doz aşı uygulayarak nüfusunun yaklaşık %73’ünü tam aşılı hale getirdi. AB’de bu oran ortalama %64,6; Fransa %74; Almanya %64; Birleşik Krallık %67; Japonya %57,5; ABD’de %55; Türkiye’de %52,7. Son sıralara göz atacak olursak Mısır %5,5; Tayvan %9,6; Cezayir %9; Irak %7,3; Nijerya %0,9; Kenya &1,9; Etiyopya %0,8; Afganistan %1,2. Görüldüğü gibi zenginin, fakiri unuttuğu, ama bu tavrın bedelinin çok ağır olacağı bir tablo hâkim. Afrika ve fakir ülkeler kaderine terk edilemez, aşılar bol diye akla geldikçe yapılamaz. İmmün sistem mide değildir, ama boş kalmasın diye tıkıştırırsanız öyle bir kusar ki, ya boğulursunuz ya da çok ağır bedeller ödersiniz. Seyahat kısıtlaması bir aşı savaşıdır, altında ekonomik kaygılar kadar, benim dediğim olacak dayatması yatmaktadır. Türkiye gibi güçlü bir ülke hükümetler düzeyinde bu sorunu çözecek bilgi ve beceriye sahiptir. Almanya’nın gönlü olsun diye 4. Doz aşıyı şimdilik kimseye tavsiye etmiyorum. Günü geldiğinde 6-8 ay sonra, bilimsel veriler desteklerse bu konuda gerekli görüşümü paylaşmak üzere tüm vatandaşlarımızı en az 2 doz aşılarını olmaya davet ediyorum. 2 doz BioNTech aşısı olanlarda 3. Doz olma kriteri de 2. DOZUN ÜZERİNDEN EN AZ 5-6 AY GEÇMİŞ OLMASI, 65 YAŞ VE YUKARISI OLMAK, 12 YAŞ ÜZERİNDE KRONİK RAHATSIZLIĞI VEYA MESLEKİ RİSKLİ İŞ KOLUNDA ÇALIŞMAK olarak özetlemek istiyorum. Sağlıklı erişkinlerin 3. Doz aşılanması gerekmemektedir.  
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Jeyan Gedik

Goblincore: ‘Kaos, kir ve çamuru kucaklayan moda akımı’

  Mantar, salyangoz, kurbağa ve solucan içeren giysi ve aksesuarların satışları hızla artıyor! Goblincore , doğanın güzel olarak kabul edilmeyen yönlerinin takdir edilmesine dayanan bir akımdır. Bunlar,  kurbağa ve salyangoz gibi hayvanlardan, yosun, çamur, bitkiler ve mantarlara kadar uzanabilir.  Goblincore, toprak hayvanları ve ikinci el nesneler gibi geleneksel normlar tarafından genellikle daha az güzel kabul edilen doğal ekosistemlerin kutlanmasına odaklanan, goblinlerin folklorundan ilham alan bir estetik ve alt kültürdür.  Bu sevilen "çirkinliğin" bir parçası olarak Goblin'in kendisi, Avrupa kültüründe kötü niyetli bir hırsız yaratıktır, ancak goblincore, kişinin, doğanın "çirkinliği" ve genel olarak öngörülemezliğine olan tutkusunun kaygısız bir temsilidir.   Goblincore ilk kez 2010'larda ortaya çıktı. Daha sonra bir süre unutuldu. 2020’ de pandemi sürecinde yeniden ilgi görmeye başladı. Şimdi ise, Google Trendler, yeniden yükselişe geçeceğini tahmin ediyor . Ahtapotlar, kurbağalar ve yosunlar doğanın en güzel yaratıkları olmayabilir, ancak goblincore sayesinde, doğanın nemli, karanlık, çamurlu tarafının da bizi mutlu edebileceğini anlamış oluyoruz. Goblincore, doğal dünyanın çirkin, daha az takdir edilen kısımlarını romantikleştiriyor. Süslemeleri arasında hayvan kafatasları ve solucanlar bulunuyor.    Goblincore modası, maceraya uygun herhangi bir kıyafeti içerebilir. Ancak goblincore hayranlarının çoğu, birbiriyle çatışan desenler/renkler içeren kıyafetleri tercih ediyorlar. Giysilerinin çoğu yıpranmış, hesaplı veya ikinci el ürünlerden oluşuyor. Goblincore hayranlarının çoğu kirlenmekten hoşlanır. Bu nedenle kıyafetlerini yeni ve temiz tutmak birinci öncelik değildir. Kazaklar, yıpranmış veya kişiye özel jean pantolonlar ve tulumlar ve ilginç çoraplar goblincore modasının olmazsa olmazlarıdır. Bu akımı ne kadar uygularsınız bilmiyorum. Ama bence uzun süre unutmuş olduğumuz göz ardı ettiğimiz, doğayla ilgili karanlıkta kalmış, ilgi görmeyen taraflara dikkat çekiyor bu trend. Bu akımın içinde bir kalıba sığmayan, inanılmaz özgürleştirici birşey var.   Kır çiçekleri ve beyaz keten elbiseler harika ama goblincore, aynı elbiseyi çamur ve yosunla lekeliyor ve salyangozların ve sümüklü böceklerin kır çiçeklerini yemesini izliyor ve kusurluluğu kutluyor. Sonuç olarak, ürkütücü ve rahat. Yeni trendimiz hayırlı olsun.    
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Fahri Özdemir

Kardeşim Hrant'a...

  Gönderen: Fahri ÖZDEMİR Tepebaşı / Beyoğlu / İSTANBUL   Alıcı: Hrant DİNK (Allah Baba eliyle) Mekânı cennet / ÖBÜRDÜNYA   Merhaba sevgili Hrant!..   Önce selam eder, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim.   Kim bu mektubu yazan diye boşuna düşünme; tanımazsın beni. Hiç tanışmadık ki.   Belki de bu yüzdendir acımın başkalarına göre daha katmerli oluşu.   Tanışmıyoruz ama aynı yerde duruyoruz Hrant; iyilik, güzellik, kardeşlik duruşu…   Ama bu yazıyı hazırlarken çok daha yakından tanıdım seni. “Anadolu çocuğu olmanın utangaçlığını, paylaşımcılığını, alçakgönüllülüğünü, özverisini ve onurunu taşımış, gerçek kimliğini bu karmaşık görünümün arkasında tutmayı yeğlemiş…” Yani tüm devrimcilerin fotoğrafları gibi fotoğrafların.     İşim çok zor Hrant, çok zor…   Seninle ilgili birçok yazı vardır; ama seninle ilgili ne yazılsa hep bir eksiktir…   Kolay mı Hrant, hayatı insan sevgisiyle dolu, insanlığın ve kardeşliğin simgesi bir insanı ufacık bir mektuba sığdırmak?   Kolay mı Hrant, bu yaşanan alçaklıkları gelecek kuşağa aktarmak?   Ama bu bir zorunluluk… Bir o kadar da sorumluluk.   İşim bu yüzden çok zor Hrant, bu yüzden…   Sevgili Hrant; her çaba mutlaka bir eksikle başlıyor işte. Onun için bağışla şimdiden benim bu yazımı.   Sevgili Hrant; ölümü değil öldürümü ve daha önemlisi öldürümleri anlatmanın acısı daha yakıcı. İnsanoğlu bu, anlaşılmaz…   Ne diyor Ezra Paund: “Köpeklerin garip alışkanlıklarını dikkatle inceledim de İnsanların hayvanlardan üstün Varlıklar olduğu sonucuna vardım İnsanların garip alışkanlıklarını dikkatle inceledim de Ne yalan söyleyeyim dostlar şaşırıp kaldım”   Başka bir deyişle, “Kötülük ve mutsuzluk yönünden, bizim asrımız Şah’tır.” Hrant; Şah’tır.   İşte yaşadıklarımız…   Yaşayan da yaşatan da insan…   Aynı Aragon’un dediği gibi: “Kan bir renkten başka ne ki? Anlatsa anlatsa kavgaları anlatır Acıların toprağın üstüne oturmuş”   Sevgili Hrant, sen bir düş gördün insanlık adına, ama yaşayamadın.   Biliyorsun ki “Düşleri yaşayanlar değil, yaratanlar tarihe kalıyor.”   Kötülere inat daha dik duracağız artık Hrant. Geleceğe iyice anlatacağız “Kötülerin Tanrı’yı, Tanrı’nın ise iyileri kullandığını.”   Sevgili Hrant; gittin gideli, “içlerimiz hep yalnızlıklarla dolu ama gözlerimiz uzakta da olsa, kederli her sabah ilkyaza bakıyor…”   Bizler artık bu topraklarda kirlenmeden ayakta kalmanın mücadelesini vermeye başladık.   Yani Hrant, burada insanlığın şirazesi iyice bozuldu. “İnsanlık bugün de kaytardı mesaiye gelmedi.”   Sevgili Hrant; mektubu fazla uzatmayayım, benim arkamdan da yazacaklar vardır, onları da okursun.   Mektubuma burada son veriyorum.   Sevgiyle kal, kendine iyi bak…   Kardeşin Fahri.   NOT: Haa!.. Aklıma gelmişken söyleyeyim; burada sonbahara girdik. Oralar nasıl? Önümüz kış; üşütme, ayakkabını değiştir.  
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Dr Şerafettin Özdoğan

Biz, birlikte biriz!

Sevgili dostlar merhaba Sanki zaman geçen yıllara göre daha hızlı dönüyor. Farkında mısınız? Öncekinden daha hızlı akıyor, daha hızlı geçiyor hayat. Dün doğru bildiğimiz ya devleşiyor ya da tamamen değişebiliyor ve eskiyor. Biz ne kadar bu hıza yetişebiliyoruz? Birey olarak, meslek olarak, akademik olarak, kurum/kuruluş/dernek olarak ve hatta ülke olarak... Bir kaç yıl öncesine kadar kaçınılmaz sonu bekleyen kas hastalığı, Spinal Muskuler Atrofi (SMA) hastası bebekler son 4-5 yıldır kötüleşmeyi yavaşlatan ilaçlar, tedaviler kullanılmaya başlandı. Hatta son 2-3 yıldır gen tedavisi ile hastalıkta geri dönüş ve iyileşmeye götürüldüğü iddiasıyla uygulamalar yapan yurt dışında bazı klinikler var. Ülke sigorta geri ödemesini sağlayan ülkeler de... Bu son tedavi ne kadar etkin? Ne kadar bilimsel? Ne kadar bebekler denek(?!) olarak kullanılıyor? Tartışmalar olsa da küçücük bebeği hiç bir şekilde hareket edemez, yutkunamaz ve hatta desteksiz soluk alamaz olan anne ve babalar, uygulamalardaki gelişmeleri gördükçe bu tedavinin peşinden koşuyor. Hayalini kuruyor! Evet “hayalini kuruyor!” Siz hiç imkansız iyileşmesi denilen bir hastanın ailesi olarak umudun hayalini kurdunuz mu? Umarım hiç biriniz, hiç birimiz bu umut yolculuğuna çıkmayız. Çıkmak zorunda kalmayız. Ama ülkemizde binin üstünde çocuk ve onların yakınları onbinler bu hayalde... Hayal çünkü çok masrafli bir uygulama. Yaklaşık 2.000.000 Euro... İki milyon Avro, yani yeni para ile 22.400.000 TL (o da bugün için, şu günlerde her gün değişebilir) Buna rağmen şimdiye kadar ülkemizden 66 çocuk bu tedaviyi yaptırmış. Sosyal medya kampanyaları ve parasal destekler ile... Kampanyası devam eden 50 kadar çocuk var, umutla mücadele eden aileler... Bin kadar kampanya yapamayan çocuk! Nasıl başarabilirim evde internet yokken! diyen aileler belki de Biz toplum olarak bu SMA hastaları için işin neresindeyiz? Resmî kurumlar, meslek ve dernekler olarak, akademik olarak neresindeyiz? Bu gidip gelen 66 çocuğun öncesi ve sonrasını bilen ve bu çocukları takip eden meslektaşlarımız kimler? Bu gidip gelen çocuklarla ilgilenen hastanelerimiz, üniversitelerimiz var m? Gelişmelerdeki görüşleri nasıl? Bir bilimsel fikir edinme ve hatta yayın çıkarma şansımız var mı? Aslında çıkarılır, buna şans demeyelim de istek var mı diyelim! Yoksa akademisyen olarak, meslek olarak, ülke olarak ataletle günü çoook uzaklardan gözlemlemeye devam mı edeceğiz? ... SMA hastası takip eden meslektaşlarımdan, hocalarımdan, akademisyenlerden dileğim gelişmeleri, gözlemleri paylaşıp ortak bir duruş sergilemek… Bu konuda da bilime; mesleğe; ülkeye; aileye ve en önemlisi bebeklerimize borcumuz var... …. Bu pazar 14 Kasım 2021'de İzmir'de Duru bebek için bir dostluk maçı düzenleniyor örneğin. Türkiye Masterlar ve Veteranlar Federasyonu Milli Karması ile Şöhretler Karması maçı ve öncesinde mini konser. Hep, birlikte olmak için. Biz olmak için. Bir olmak için… "Duru bebek için pazar günü Göztepe Gürsel Aksel Stadındayız" "Biz, birlikte biriz!" … @duruya_ses_nefesol …. Sevgi ile… Dr. Şerafettin Özdoğan www.drserafettinozdogan.com
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İkbal Kaya

“Hayır” diyebilmek

  Sevdiklerinizi memnun  etmek için kendinize ödettiğiniz bedel nedir? Kararlarınızı alırken  kendiniz için en iyisi olduğunu düşündüğünüz şeylere göre  vermelisiniz. Diğerinin beklentisini karşılamak için verdiğiniz kararlar ne yazık ki bedel ödetiyor. Düşününce... Anneannem ile annem geldi aklıma. Rahmetli anneannem kış mevsiminde bir ay bizimle kalırdı. Annemin yıllardır hayran kaldığım  her sabah erkenden kalkıp yürüyüş yapma alışkanlığı vardı. Yağmur, soğuk dinlemez her sabah çıkardı. Anneannem evimize geldiğinde annemin o çok sevdiği  yürüyüşler aksardı. Çünkü anneannem annemin hiç dışarı çıkmasını istemez hep dizinin dibinde olsun, onunla sürekli ilgilensin isterdi. Anneannemin kendince annemi ikna etme yöntemleri ile tabiki. “Seni merak ediyorum.  Çok yoruluyorsun Bak hava çok soğuk” gibi. “Aslında beni bırakıp gitme” demek isterdi. Annem durum böyle olunca annesine kıyamaz  yürüyüşe çıkmaktan vazgeçerdi. Ancak o gün onun için mutsuz ve  yorgun geçerdi. Anneannem, annemin bu iki duygu durumu arasındaki farkı ne yazık ki hiç görmek istemezdi. Sonuç olarak;  Annemin anneannem kendisini iyi hissetsin diye yaptığı fedakarlık annemin kendisine iyi geldiği  bir alışkanlığından vazgeçmesi ile kendisinin mutsuz hissetmesine sebep olurdu. Bu masum örmek de bile... Sevdiklerimizi memnun etme çabamız bizi mutsuz hissettirecek sonuçlara yol açıyorsa net bir şekilde kendi alanımızı koruyarak “hayır” demeyi öğrenmeliyiz. Bu en değerlilerimiz olsa bile. Siz... Kimlere, hangi durumlarda hayır diyemiyorsunuz? Bu durum sizin hayatınıza nasıl yansıyor? Kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Kendi alanınızı korumadığınızda biri gelir o alana sahip çıktığı gibi bir de hak iddia eder.   Şöyle bir benzetme yapabiliriz. Bir apartmanda oturduğunuzu düşünün dairenizin kapısı hep açık ve diğer dairelerden insanlar, sizin içeride ne yaptığınıza, müsait olup olmadığınıza bakmadan içeriye giriveriyorlar. O kapıyı kapatma zamanı gelmedi mi? O kapının bir zili vardır elbet, bırakın içeriye girmek isteyen kapıyı çalsın. Açıp açmamak size kalsın. Kendi sınırlarımızı kendimiz belirlemeliyiz. Hayır demek karşı tarafa yapılan saygısızlık ya da sevgisizlik değildir. “Kendimi seviyor ve kendime değer veriyorum. Benim alanıma saygı duy. Ben de seninkine saygı duyuyorum” demektir.  Kolay değil biliyorum ama gene de kendiniz için denemekte fayda var. Siz değişirseniz dünya değişir.      
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Dr. Cüneyt Tuğrul

Yeni bir tıp bakışı mı geliyor?

  Bilindiği gibi dünya da en hızlı değişen sektörlerin başında sağlık sektörü gelmektedir. Cihaz Parkı'ndaki çok önemli gelişmeler ve  aynı zamanda hastalıklar hakkındaki bilgilerimizin değişmesi ile beraber tedavi protokollerinde de büyük değişimlerin oluşması izlemektedir. Özellikle 2008'den itibaren vücutta yaygın olarak bulunan mikroorganizmaların  tanınmasıyla beraber bu mikroorganizmaları bir düşman olarak görmekten bazılarını dost olarak görmeye dönen bir süreç yaşanmıştır.    Mikrobiyolojik altyapıyı daha iyi anlamamızı sağlayan en önemli gelişme laboratuvarlarda RNA 16 S sıralama denen bir yöntemle mikropların sadece aktiviteleri ile saptanması değil ama hücre parçaları olan RNA larının saptanması ile devreye giren bir süreç yaşanmasıdır. Bu yöntem ile daha önce yüzlerle ifade edilen bakteri çeşitliliği artmış ve binlerce türün saptanmasına sebep olmuştur. Günümüzde vücudumuzda hücre sayısı olarak bizden kat kat fazla hatta 10 misli daha fazla bakteri virüs ve mantar hücresinin olduğunu bilmek ilginç gelecektir. Daha iyi anlaşılabilmesi için şöyle ifade edebiliriz dünyayı salgın tehdidi altına alan koronavirüsü okadar küçüktür ki tümü toplandığında sadece bir kilo bir ağırlığı bile bulamazken insan vücudunda 3 kiloya yakın Mikroorganizma vardır.     Eskiden beri vücutta olan hastalıkların beslenme ile olan ilişkisi zaten bilinmekteydi ancak aradaki bağlantı tam olarak açıklanmadan bunların sadece alınan gıdalara gösterilen allerjik reaksiyonlar olarak görülmesi veya mikropların vücutta birer düşman özelliği ile yayılmaları olarak değerlendirilmesi geçerliydi. Halbuki zaman içinde aslında sindirim mekanizmasında bakterilerin düşünüldüğünden çok daha aktif yer aldığı görülmüştür. Daha önce vücut tarafından sindirilildiği kabul edilen birçok gıda maddesinin temelde bağırsaktaki bakteriler tarafından önce parçalandığını daha sonra vücut tarafından kullanılabilir haline geldiğini öğrenmiş bulunmaktayız.  Elbette bu öğrenimle beraber alerjilere bakış besinlerin meydana getirdiği şeker hastalığı ve aşırı kilo başta olmak üzere kalp hastalıkları, damar hastalıkları, siroz a kadar gidebilen karaciğer yağlanmaları yanı sıra vücutta otoimmün denen bağışıklık sisteminin kendisine kendi kendisine zarar verdiği mekanizmalarının da pek çoğunun bu bakteriyel dengedeki bozukluklara bağlı olduğu düşünülmeye başlanmıştır. Kişinin o bozuklukları beslenme ile tetikleyebildiğini gösteren çalışmalar her gün artmaktadır.    Çocuklarda mikrobiyom ve akciğer hastalıkları ve Astım, Antibiyotiklerin yükselişi barsak mikrobiyomunun değişimi ve insalarda görülen kilo artışı, sivilceler probiyotikler barsak- beyin - cilt aksı, barsak mikrobiomu ve akıl sağlığı, Allerjik hastalıklar barsak bakterileri ve beslenme, erken yaşlardaki çevresel etkiler ve ruh durumu : biyolojik psikiatri, Anksiyete ve depresyon gibi durumlarda stres ve barsak ilişkisi, Otizm ve barsak problemleri ilişkisi, sızan barsak ve Multipl Skleroz hastalığı gibi pek çok alanda araştırmalar yapılmakta hastalıklar ile barsak sağlığı arasındaki ilişkiler daha iyi anlaşılmaya çalışılmaktadır. Bulgular her gün yeni mikrobiyom etkinliği ve tadvisi bakışını desteklemekte, tıbbi durumlar ile bu durumu oluşturan barsak kökenli bakteriel sebepler arasındaki bağlantıların gün geçtikçe daha iyi anlaşılmasını sağlamaktadır.    Bu çalışmalar sadece gençler ve bazı hastalıklar için değil ama yaşlanma dönemininde daha iyi anlaşılması ve desteklenebilmesine olanak sağlayacağı için her yaş grubu için önemlidir. Örneğin Parkinson ile ilgili çalışmalar yapılırken kabızlığın pek çok hastada ilk bulgu olarak karşılaşıldığının fark edilmesi, beyinde birikerek Parkinson a sebep olan bazı kimyasalların aslında barsakta üretildiği ve sinirler aracılığıyla beyine taşındığının bulunması, hastalıkta beslenmenin önemini gösterdiği gibi barsak bakterilerinin reorganizasyonu ile parkinson un da geriletibileceğine dair umut vermektedir. Her ne kadar bakteriel tedaviler halen probiyotiklerin kullanılması aşamasında olsa da, araştırmalar bu hızla devam ettikçe parkinson ve buna benzer barsak bakterilerinden köken aldığı düşünülen hastalıklara yönelik spesifik bakteriler içeren tedaviler yakın zamanda piyasada bulunabilecektir.    Hipokrat’ın dediği gibi ‘Bütün hastalıklar bağırsaklarda başlar’, diye düşünülen bir tıbbın gelişmesini izlediğimiz günlerdeyiz.   
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Rıza Mutkilioğlu

Altınordu'ya acı fren

Zirve mücadelesinin kıyasıya sürdüğü Spor Toto 1. ligde, play-off altılısından kopmak istemeyen İzmir temsilcisi kesin galibiyet parolası ile çıktığı Samsunspor maçını beraberlikle bitirdi. Kaptanı Sinan'a 3 hafta sonra kavuşan kırmızı lacivertli ekip, 3-4-1-2 dizilişi ile sahaya yayılırken Ertuğrul Sağlamın tercihi ise 4-1-4-1 olarak şekillenmişti. Sert bir orta saha mücadelesi şeklinde geçen maçta gol pozisyonu yok denecek kadar az gerçekleşti. İlk yarının daha 8 dakikasında rakibi Furkan Çil'e çok sert bir şekilde kayarak giren Gökhan Alsan, hakemin elinden sarı kartla kurtulurken tehlike çanları da çalmaya başlamıştı karadeniz ekibi için. Nitekim henüz 23 dakikada aynı Gökhan bu defa Recep Aydın'a sert girmenin bedelini oyundan atılarak ödüyor ve misafir takım ilk devrenin sonuna 10 kişi olarak giriyordu. İkinci yarıda Altınordu'nun gençlik ve sayı üstünlüğü ile skoru lehine çevireceğini bekleyenler yanılıyordu. Henüz 48 dakikada kaptan Sinan'ın sakatlığının nüksederek takımını terk etmesi ve aşırı hızlanan yağmurun etkisi maçın bereberlik yüzdesini güçlendiriyor ve seyredenlere sanki “atan kazanır” duygusunu yaşatıyordu. Dakikalar 72 yi gösterdiğinde hakeme küfür eden samsunsporlu Nadir Çiftçi direkt kırmızı kartla takımını 9 kişi bırakırken haftaya oynayacakları lider Giresunspor maçı için de kulübüne de adeta ihanet ediyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse eksik olmasına rağmen Altınordu'dan daha derli toplu oynayan Samsunspor galibiyete daha yakın olan taraftı. Yağmur ve sert bir rüzgar altında oynanan ve seyir zevki vermeyen mücadelede saman alevi gibi parlayan cılız ataklar izledik.mücadelenin bitiş düdüğü hiç kimseyi üzmedi diyebiliriz. Böylece her iki takım da oynayacakları maçları beklemeye başladılar. Zirve mücadelesinde Süper Lige çıkacak takımları belirleyecek çok önemli ve keyifli bir sekiz hafta sporseverleri beklemekte.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Av. Arb.Damla Erel Yurul

Tam kapanmanın yargılama faaliyetleri yönünden değerlendirilmesi

  -26.04.2021 tarihinde Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Cumhurbaşkanlığı Kabinesince alınan tam kapanma tedbirlerine ilişkin kararın yargılama faaliyetleri yönünden değerlendirilmesi bakımından Hâkimler ve Savcılar Kurulu Genel Kurulu toplanarak 27.04.2021 tarihinde bazı kararlar almıştır. Bu kararlar şu şekildedir: 1. İlk derece adli ve idari yargı mercileri ile bölge adliye ve bölge idare mahkemelerinin, yargı yerlerinde icra edeceği duruşma, müzakere ve keşifler 29 Nisan 2021 Perşembe günü saat 19.00’dan, 17 Mayıs 2021 Pazartesi günü saat 05.00’e kadar ertelenmiştir. Kararda tutuklu (duruşma açılıp açılmaması hâkim veya mahkeme heyetinin takdirinde olmak üzere) ve acil işler, dava zamanaşımı yakın olan soruşturma ve kovuşturma dosyaları, yürütmenin durdurulması istemleri ile ivedi sayılacak diğer iş ve işlemler istisna tutulmuştur. 2. Duruşma, müzakere ve keşiflerin ertelenmesine yönelik işlemler evrak üzerinden ve duruşma açılmadan gerçekleştirilecek olup yeni duruşma günü ile keşif saati masrafları gider avansından veya kamu bütçesinden karşılanmak ve her türlü iletişim vasıtalarından yararlanmak suretiyle uyuşmazlığın taraflarına bildirilecektir. 3. Ceza Muhakemesi Kanununa göre tutukluluk değerlendirmesinin zorunlu olduğu durumlarda duruşmalar, tutuklu ve müdafiinin SEGBİS ile (Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi) dinlenilmesi suretiyle gerçekleştirilecektir. 4. Tutukluluğa itiraz, yürütmenin durdurulması kararlarına itiraz ve infaz hâkimliğine yapılan itirazlar ile müzakereler, öncelikle UYAP imkânları kullanılarak veya uygun görülmesi hâlinde sair iletişim vasıtalarından istifade edilmek suretiyle gerçekleştirilecektir. 5. Tam kapanma önlemleri kapsamında ertelenmesine karar verilen duruşma ve adli işler, uyuşmazlık konusu işin taraflarının zarar görmesini engelleyecek şekilde, mümkün mertebe sokağa çıkma kısıtlamasının bittiği tarihten sonraki iş günlerine bırakılacaktır. 6.İhtiyati tedbir ve bu işleme yönelik itirazların salgının önlenmesine yönelik tedbirlere riayet edilmek suretiyle ele alınacaktır. 7.Erteleme süresince adli hizmetlerin tamamen durması gibi bir durum söz konusu olmayıp suç ve suçlulara ilişkin ihbar ile şikâyetler kanun önünde dava ve iddia hakkı çerçevesinde devam edecektir. -İçişleri Bakanlığınca açıklanan tam kapanma tedbirlerine ilişkin genelgede, istisna kapsamında olduğunu belgelemek ve muafiyet nedeni/güzergâhı ile sınırlı olmak kaydıyla; zorunlu müdafi/vekil, duruşma, ifade gibi yargısal görevlerin icrasıyla sınırlı kalmak kaydıyla avukatlar ile dava ve icra takiplerine ilişkin yapılacak zorunlu iş ve işlemler için adliyelere gitmesi gereken taraf veya vekilleri (avukat) ile mezat (açık artırma yoluyla yapılan satış) salonlarına gidecek ilgililer sokağa çıkma kısıtlamasından muaf tutulmuştur.  -İş sözleşmesinin işveren tarafından feshi yasağı 30.06.2021 tarihine kadar uzatılmıştır. Ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzeri sebepler, belirli süreli iş veya hizmet sözleşmelerinde sürenin sona ermesi, işyerinin herhangi bir sebeple kapanması ve faaliyetinin sona ermesi, ilgili mevzuatına göre yapılan her türlü hizmet alımları ile yapım işlerinde işin sona ermesi halleri istisna tutulmuş olup bu haller dışında iş sözleşmesinin işveren tarafından feshi yasaklanmıştır. Bu yasağa aykırı olacak şekilde iş sözleşmesinin feshedilmesi halinde sözleşmesi feshedilen her işçi için fiilin işlendiği tarihteki aylık brüt asgari ücret tutarında idari para cezası verilecektir. -Kısa çalışma ödeneği uygulaması 30.06.2021 tarihine kadar uzatılmıştır. -Çeklerle ilgili Ticaret Bakanlığınca yayınlanan tebliğe göre ise, a) İbraz süresinin son günü, 30.04.2021 ila 31.05.2021 tarihleri arasına isabet eden çeklerin, belirtilen tarihler arasında bankaya ibraz edilmesi halinde, çek hesabı sahibinin hesabında çekin karşılığının bulunması kaydıyla çek bedeli ödenecektir. b) İbraz süresinin son günü, 30.04.2021 ila 31.05.2021 tarihleri arasına isabet eden çeklerin, belirtilen tarihler arasında bankaya ibraz edilmesi ve çek hesabı sahibinin hesabında çekin karşılığının bulunmaması halinde, 01.06.2021 tarihinden önce 5941 sayılı Çek Kanunu kapsamında karşılıksızdır işlemi yapılmayacaktır. 01.06.2021 tarihinden sonra ise söz konusu çeklerle ilgili gerekli işlemler yapılabilecektir. Anılan düzenlemenin gerekçesinde, tam kapanma ile birlikte ticari hayatta meydana gelecek yavaşlamanın tacir ve esnaf bakımından olası olumsuz etkilerini azaltabilmek ve tam kapanma dönemi içinde ödemelerini planlayabilmelerine imkân verebilmek amacıyla, tacir ve esnafın 30.04.2021 ila 31.05.2021 tarihleri arasına isabet eden kambiyo senedinden ve özellikle çek ve bonodan kaynaklanan borçları ile kamu idarelerine olan borçlarına ilişkin olarak 2021 yılı Mayıs ayı sonuna kadar yasal takip başlatılmamasının amaçlandığı ifade edilmiştir. Söz konusu düzenlemeyle Covid-19 salgın hastalığı nedeniyle uygulanan kısıtlama tedbirleri kapsamında çekini bankaya ibraz edemeyen alacaklının hakkının korunmasının yanı sıra borçlunun ödeme günü bu tarihler arasına denk gelen borçlarını 01.06.2021 tarihinden sonra ödeyebilmesine de imkân sağlandığı belirtilmiştir.                                                                                  Arb. Av. Damla EREL YURUL  
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Dilara Şafak Kılıç

Türk kahvesi geleneği

Eskiden Türk kahvesi ikram edilecek misafire 7 ila 21 arasında reçeli sunmak bir gelenekmiş. Kahve keyfinde 7'den az reçel evin hanımı ya da kızı tarafından sunulmazsa o kişi beceriksiz olarak nitelendirilirmiş. Misafir kahveden önce reçel yiyip sonra kahveyi içermiş. Eğer misafir birden fazla reçelden yerse görgüsüz olarak değerlendirilmiş. Reçel kabını eline alıp kaşık kaşık tabağına alanların ise arkasından gülünür dalga geçilirmiş. Eskiden şu anda olduğu gibi şekerli, orta şekerli gibi seçenek sunulmadığı için arada çiçek suyu, ak amber, pekmez veya çeşitli baharatlar ekleyerek kahveyi tatlandırmak adetmiş. Arap coğrafyasının en bilinen kahvesi; Mırra Arap coğrafyasının en bilinen kahvesidir. Acı anlamına gelen murdan kelimesinden türemiştir. Herhangi bir kahve çekirdeği kavrularak bir çeşit havana alınıp çok inceltmeden dövülür. Cezveye alınıp kaynatılır telvesi mut bak adı verilen bir kaba alınır ve kahvenin üstüne tekrar su eklenerek tekrar kaynatılır. Bu işlem birkaç kez tekrarlanır. Kahveye tat vermesi için servis edilirken isteyen kakule ekler. Kahve yeteri kadar koyu kıvama gelince fincana eklenir. Büyükten küçüğe doğru servis edilir. Çok acı olduğu için küçük fincanlarda yarısına gelene kadar doldurularak servis edilir ve genellikle tek yudumla içilmesi önerilir. Mırrayı içen kişiye bardağı temizlenerek tekrar servis edilir. İki kere içilen mırra fincanı servis eden kişiye geri verilir. Eğer kişi mırra fincanını servis eden kişiye değil de masaya veya yere koyarsa fincanı altınla doldurmak, servis edenin çeyizini hazırlamak, servis edenle evlenmek veya evlendirmek zorunda kalırmış. Ülkemizde genellikle Arap kültüründen bir nebzede olsa etkilenen güney doğu bölgesinde yaygın bir çeşittir.    
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Suna Üçkarışoğlu

Savunmasız çocukların acı çektiği bir dünyada vicdanımıza söyleyebileceğimiz bir şeyler olmalı

    Çocukları Kim Kurtaracak?     80’lerin başında meşhur olmuş ağlayan bir çocuk portresini beden eğitimi öğretmenimizin evinde gördüğümde öyle çok etkilenmiştim ki gözlerim dolmuştu. Oysa henüz on üç on dört yaşlarında bir çocuktum.   Ağlayan kumral saçlı bu çocuğun gözlerinde içe işleyen üzüntü öyle derindi ki bakanın bir daha bakmasına neden oluyordu.   Bu çocuğun hüznü, kederi, gözyaşları bir anda ülkenin her yanını sarmıştı. Evlerin, bakkal dükkânlarının, kahvelerin, iş yerlerinin duvarlarını süsleyen bu poster neden bu kadar insanların yüreğine dokunmuştu ki?     Elbette, o yıllarda bizleri etkileyen yalnızca bu poster değildi. Babamın Kitapevinde Kemalettin Tuğcu kitapları kapış kapış satılır, okula giden her çocuğun çantasında mutlaka bir tane bulunurdu.   “Kemalettin Tuğcu okurken ağlayarak büyüyen çocuklardık biz.” Kemalettin Tuğcu’nun eziyet gören yoksul çocuk kahramanlarıyla Yeşilçam’ın mutlu sonla biten yetim hikâyeleri arasında büyük bir duygudaşlık vardı.      Türkiye’nin hızlı bir değişim geçirdiği yılların yazarı olan ve 300’den fazla romana imza atan Tuğcu, Yeşilçam’daki çocuk yıldızların rol aldığı filmlerin ilki olan Ayşecik’in senaryosunu da yazmıştı. Köyden kente göçle birlikte bilmedikleri bir dünyada yalnız ve korumasız kalan boynu bükük yetimleri, genç yaşta çalışmak zorunda kalan, sürekli eziyet edilen ve tüm ailesinin sorumluluğunu almak zorunda bırakılan çocukları, dilenci çetelerini, seyyar satıcıları, her şeye rağmen okumaya çalışan yeraltı çocuklarını anlatmıştır. Şehrin tüm yükü ve kiri pası bu çocukların üstündedir adeta.   Yoksul ama gururlu Türkiye için erdemli bir rol modelidirler. Ahlaklı, dürüst, çalışkan, iyi bir vatandaş olmanın önemi vurgulanır bu romanlarda.    “İyi de, bu çocukların bu kadar acı çekmesini kim istiyor?”      Daha dün gibi sinemaların salı veya çarşamba günleri gündüz kadınlar matinesine tüm komşularımızın toplanarak gittiği günler.    Bizlerde okuldan çıktığımız gibi üzerimizde önlükler elimizde çantalarla sinemanın kapısına gider içeriye biletsiz girmek için görevlilere yalvarırdık. Filmin son on dakikası kaldığı için görevliler yakarışlarımıza dayanamayıp hepimizi içeriye alırlar, kırmızı halıyla kaplanmış geniş basamaklı merdivenlere oturmamızı söylerlerdi.     Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur filmlerinde salya sümük ağlayan annelerimize kıkırdayarak güler, filmde onları bu kadar ağlatacak nedenin ne olduğunu anlayamazdık.     Oysa aynı bizler, Ayşecik, Ömercik filmlerine denk geldiğimizde annelerimizin gözyaşlarına kimselere göstermeden usulca eşlik eder önlüğümüzün cebinden çıkardığımız buruşuk beyaz bez mendillere sessizce burnumuzu silerdik. “Türkiye toplumu; ağlayan çocuk tablosunu evlerine, işyerlerine asarak çocuklarına gösterdiği hoyratlığın ve ilgisizliğin kefaretini ödemekte, suçluluk duygusundan da Türk filmlerini izlerken ağlaya ağlaya kurtulmaya çalışmakta.”       Anne babalarımız acı çekiyordu. Onlar acı çektiği için bizler de acı çekiyorduk. Tıpkı Türk filmlerinde olduğu gibi anne babalarımızı kurtarmak için çocukluğun ne olduğunu bilmeden küçücük yaşta büyüyorduk. 10 yaşında erkek arkadaşlarımız oto tamircilerde dayak yiye yiye meslek öğrenirken kızlar küçük yaşta evlendirilmek için dikiş, nakış, oya yapmasını öğreniyorduk.       Bütün bunlar bizlere bakamadıkları için, yeterli para kazanamadıkları için, bir bisiklet dahi almaya ayıracak paraları olmadıkları için oluyordu. Bu yüzden de Türk filmlerinde çocuk karakterlerin sık sık bisiklet istemesi bundandır.      Anne babalarımızın acı çekme nedenleri elbette sadece yaşadıkları ekonomik zorluklar değildi.      Onlar kendi hayatlarını değil, anne babalarının, toplumun dayattığı hayatı kurmuş ve tüm imkânsızlıkları zorlayarak ayakta kalmaya çalışıyorlardı. Gençlik yıllarında hayalini kurdukları hayatı yaşayamamanın verdiği kederde çoktan boğulmuşlardı.      “Hepimiz dayak yiyerek büyüdük. Çünkü bu yöntemi doğru sanıyorlardı.”          Anne babalarımız dayaksız eğitim olacağını bilmiyorlardı. Anne babalarından ne görmüşlerse öyle yapıyorlardı. Oysa bizler kızgın sacın üzerinde dayak atılarak dans etmemiz istenen ayı değil hiç tanımadığımız bir dünya da neyin ne olduğunu anlayarak büyümeye çalışan çocuklardık.       Ya annemiz döver babamız sever. Ya da babamız döver annemiz severdi. Ya da ikisi birden döverdi. İkisinin birden hiç dövmeden, sadece bizlerle konuşarak bilmediklerimizi anlattıkları görülmemiştir. Onlara göre biz çocuktuk ve bir şeyden anlamazdık.       Yediğimiz dayaklar çoğu zaman anne baba dayağını aşar, okulda öğretmenlerimizden, sokakta bizden büyük çocuklardan, abla veya ağabeylerimizden dayak yerdik. Zaman zaman da komşularımızdan…   “Çocuk dövmek normal bir şeydi.”        Çocuklarını döverek büyütmek bizim anne babalarımız için çok normal bir şeydi. Çünkü dövmezlerse komşuları, “Kızını dövmeyen dizini döver,” diyerek akıl dahi verirlerdi.      İşin gerçeği anne babalar çocukları nasıl yetiştirmeleri gerektiğini bilmezlerdi. Devlette bu konuyla ilgili pek bir şey yapmazdı. Yapar görünürde yapmazdı. Anne babalarımız kitap okumamızdan korkarlardı. Eve geç gelmemizden, çok arkadaş edinmemizden, yeni fikirlerden, süslü püslü giyinmemizden, sakız çiğneyip patlatmamızdan, yabancı müzikler dinlememizden, kötü alışkanlıklar edinmemizden.   “Anne babalarımız bizleri kendi anne babalarının uyguladığı sert yetiştirme kurallarından bir tık daha serbest yetiştirdi. Biz de çocuklarımızı anne babalarımızın bizi yetiştirdiği sert kurallarından bir tık daha serbest bırakarak yetiştiriyoruz.”        Aslında toplum olarak kendimizi suçlu bir yetişkinden çok, acılı bir çocuk olarak görmekteyiz.     Büyümemiş, hep çocuk kalmış bir toplumun hissettiği mağduriyet duygusu ise onulmaz bir yaradır bizim için.  Daimi bir ebeveyn arayışı içinde olduk bu yüzden. Birileri bizim yerimize düşünsün. Bizim yerimize karar versin. Bize sahip çıksın. Korusun kollasın dedik durduk. Oysa kocaman kadınlar adamlardır artık.       O yüzdendir ki her takım elbiseli siyasetçiye bir tür baba gözüyle baktık “Devlet Baba!” dedik.       Acılarımızı müzik yapan, Orhan Gencebay’a ‘Orhan Baba’, Müslüm Gürses’e ‘ Müslüm Baba’, Ferdi Tayfur’a da, ‘ Ferdi Baba’ dedik.  “Bu Çocukları (Türk Toplumunu) Kim Kurtaracak?          Biz hiç büyümedik. Büyümemize izin vermediler. Tıpkı anne ve babalarımızın büyümelerine izin vermedikleri gibi…      Bu yüzdendir çizgi filmleri büyük bir keyifle izlememiz. Bu yüzdendir çocuklarımıza aldığımız oyuncaklarla oynamamız. Bu yüzdendir sanki biz okula gidiyormuşuz da öğretmenden aferin alacakmışız gibi çocuklarımızın ödevlerini yapışımız. Bu yüzdendir cep telefonlarına olan bağımlılığımız. Bu yüzdendir herkese çabucak inanışımız. Bu yüzdendir sahtekârlara para kaptırmamız. Bu yüzdendir her siyasetçinin vaatlerine inanışımız. Bu yüzdendir her söyleneni doğru sanışımız. Bu yüzdendir para hesabı bilmeyişimiz. Bu yüzdendir filmlerdeki acıklı sahnelerde hala çocuk gibi ağlayışımız.   “Artık Büyüme Zamanı Geldi”        Kuşaklar boyu acı çektik, çektirildik. İster buna devletler yüzünden deyin. İsterse hükümetleri suçlayın. İsterseniz dünyadaki sistemi…      Ama emin olun sonuç değişmeyecek siz değişmediğiniz sürece.  Değişim dediğiniz şey bilmekten geçer. Bilmek korkularınızı yenmenize, korkusuz olmanızsa düşlerinizi gerçekleştirmenize, düşlerinizi gerçekleştirmenizse mutluluğunuza neden olur.       Ayrıca bilmek sizi geliştirir ve güçlü kılar. Ekonomiyi bilir, nasıl para kazanacağınızı öğrenirsiniz. Hangi meslekleri seçtiğinizde daha iyi bir gelecek kuracağınızı anlarsınız. İnsan sarrafı olursunuz. Sizi kandırmalarına böylelikle izin vermemiş olursunuz.      Çocuklarınızı nasıl yetiştireceğinizi kulaktan dolma değil bilimsel araştırmalardan yola çıkarak şekillendirirsiniz. İnsanları dinlemeyi öğrenirsiniz. Dinlemekten kasıt ne demek istediklerini anlarsınız.      Psikolojiyi öğrenirsiniz. Başta sizin psikolojinizi anlar, sonra ailenizin ve sonunda toplumun.     Bir toplumda suç oranı giderek artıyorsa bunun nedenlerini maddeler halinde sıralar çözümler sunarsınız.     23.Nisan Büyüyen Çocuk Bayramımız Kutlu Olsun.                                                                                                                                                                                                                                  Sevgiyle ve İnsanca Kalın                                                                                                                                         [email protected]          
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Deren Didem Akaltun

Online eğitim(sizlik)

Online eğitim(sizlik) Online eğitim şu an ilkokul öğrencisinden üniversite öğrencisine kadar tüm öğrencilerin ortak sorunu ve kaygısı. Bu eğitime ulaşamayan öğrencilerin; ilkokulda olup okuma yazmayı, toplama çıkarmayı öğrenmeye çalışanların, sınav senesi olanların ve daha bir çok öğrencinin bu süreçte çok zorlandığını belirtmeme gerek olmadığını düşünüyorum. COVİD-19 salgınının hala ciddi bir noktada olması ile birlikte okulların açılması veya açılmaması konusunda çelişkili kararlar verilmesi; öğrencilerin ve velilerin endişesini daha da arttırdı ve bununla beraber bu konudaki merak da arttı. "İkinci dönem okulları açacağız" denmesine rağmen açılacağından hiçbirimiz emin değiliz çünkü inanıp inanmama konusunda daha önce yapılanlardan dolayı tecrübeliyiz. "Sınavlar var" dediler, "Kesin yapacağız" dediler ve iptal oldu, "Okulu açacağız geleceksiniz" dediler sonra tekrar kapandı. "Tekrar sınav var" dediler biz de "Bu sefer tamam ciddiler" dedik, yine son gün "Yok" dediler. "Yetkililer sorunları ya görmüyor ya üç maymunu oynuyor" Zaten zor şartlar altında öğrenim görmeye çalışan öğrencilerin, yani bizim kafamızı bu belirsizlikler karıştırırken; kaygıya, strese ve daha bir çok soruna sebep oluyor. Lise öğrencisi olarak şunu sormak istiyorum: Birinci dönem için sınav kimseye olmayacak da bize neden ikinci dönemde birinci dönemin sınavı olacak? Bizde herkes gibi online almadık mı dersleri? Online eğitimde diğer öğrencilere verim az da bize fazla mı? Bu sıralar devletin de çok kullandığı Twitter veya İnstagram gibi sosyal medya mecralarına girerseniz benim gibi öğrenciler tarafından yönelndirilen daha çok soru bulabilirsiniz ama görmesi gereken kişiler bunları görmüyorlar ya da üç maymunu oynuyorlar. Sonuç olarak şu iki soru önemli: Birincisi okulları açacağız diyorsanız tüm okulların hijyen kurallarına uyacağından nasıl emin olacaksınız ve bunun garantisini nasıl vereceksiniz, ,kincisi okullar online devam edecekse eğitimde eşitliği nasıl sağlayacaksınız; yani interneti, tableti, televizyonu olmayan öğrencilere bu eğitimi nasıl sağlayacaksınız? Bu süreç ne kadar devam edecek bilmiyoruz, nasıl olacak onu kimse bilmiyor ama bildiğim tek bir şey var o da şu an yaşadıklarımız; yani yaşatılanlar günümüz sorunu olarak kalmayacak, gelecekte de etkilerini gösterecek. Hep birlikte görecek ve yaşayacağız.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Emre Uğur

Süper Lig'de son durum

BEŞİKTAŞ- YENİ MALATYASPOR Geçen senenin şampiyonu Beşiktaş, şaşalı bir yaz transfer döneminin ardından lige de iyi bir başlangıç yaptı. Kadrosuna Pjanic, Texeira ve Batshuayi gibi önemli isimleri katan siyah beyazlılar, Vodafone Park’ta Yeni Malatyaspor’u ağırladığı maçtan 3-0’lık galibiyet ile ayrıldı. Öncelikle Beşiktaş yönetimini bir konudan dolayı tebrik etmek istiyorum; Pjanic, Batshuayi gibi yıldızları kadroya kazandırmak büyük transfer başarıları ancak bence bundan daha önemli olan olay, geçen sene ki şampiyon kadronun kiralık olarak oynayan önemli isimlerini kadroya kazandırmak. Özellikle Rosier’e İngiltere ve Fransa’dan teklifler olmasına rağmen takıma kazandırılması büyük iş. Malatyaspor maçına gelecek olursak, karşılaşma öncesi Beşiktaş’ın ağır favori olduğu bir maçtı. Nitekim maç 3-0 sonuçlandı. Beşiktaş’ın geçen sezondan oturmuş çok iyi bir sistemi var. Üstüne üstelik bu sezon bu sisteme doğru ve önemli eklemeler yapıldı. Yani güçlü olan Beşiktaş daha da güçlendi. Rakip takım orta sahada topla buluşunca çok çabuk topu kazanabiliyor Beşiktaş. Bunu çok kolay yapmalarının nedeni orta saha da ki alanı gerektiği yerde çok iyi daraltıyorlar ve rakip takımı çıkartmıyorlar. Bu da hem Beşiktaş’ın önde oynamasına hem de rakip takıma kolay pozisyon vermemesini sağlıyor.  Tabi burda Josef De Souza’nın da varlığı çok önemli. Bence Anadolu takımlarının Beşiktaş’ı yenmesi için orta saha da pas yapabilen ve ayağı iyi oyuncuları kullanması, iyi uzun top oynayabilmesi ya da kanatlarda topu rakip yarı sahaya taşıyacak oyuncular olması gerekiyor. İlk seçenek zaten çoğu Anadolu takımda bulunması zor bir opsiyon. Ben bu yüzden Beşiktaş’ın bu sene evinde Anadolu takımlarına zor puan kaybedeceğini düşünüyorum.   FENERBAHÇE- SİVASSPOR Süper Lig’in 4. Haftasında bu sene yeni teknik direktörü Vitor Pereira ile farklı bir sistem deneyen ve oynayan Fenerbahçe, evinde Sivasspor’u ağırladı. Karşılaşma Bright Osayi-Samuel ve Pedro Henrique’nin attığı gollerle 1-1 sona erdi. Öncelikle yaz transfer dönemine ilişkin Fenerbahçe’nin bazı yerlere doğru eklemeler yaptığını düşünmekle birlikte bazı kritik mevkilere de gerekli eklemeleri yapmadığını düşünüyorum. Özellikle sol kanat bek mevkisine transfer yapılmaması bence büyük bir hata. Çünkü 3’lü savunma’nın temelini oluşturan olay, stopere verilen roller ve kanat beklerinin performanslarıdır. Bir tane kanat bekini devşirmek kabul edilebilir ki bence Osayi Samuel orada oynadıkça üstüne koyarak ilerliyor ancak ikincisini de devşirmeye çalışmak ve üstüne üstlük bunu ofansif orta saha oyuncularıyla yapmak bazı problemleri beraberinde getirebilir. Öncelikle ben Sivasspor maçının dengelerini değiştiren olayın Tisserand’ın sakatlanması olduğunu düşünüyorum. Çünkü Avrupa’nın önde gelen 3’lü savunma takımlarına baktığımızda, genellikle sağ veya sol stoper bek veya orta saha dan devşirme olur. Bunun en temel nedeni o savunmacının hücuma çıkarken de etkili olmasını sağlamaktır. Çünkü stoperlerden biri atağa katıldığında rakibinden çoğu zaman +1 fazla oyuncu ile hücum etmiş oluyorsun. Bu da senin daha kolay pozisyon üretmeni sağlıyor. Fenerbahçe’de bu görevi gören oyuncu Tisserand idi. Tisserand sakatlanınca Fenerbahçe savunmasında bu rolü üstlenecek oyuncu kalmadı ve Fenerbahçe pozisyon üretmekte zorlandı. Mesut konusuna da bir değinmek istiyorum. Bence şu an Fenerbahçe’de Mesut’un ilk 11 başlaması için ihtiyaç olan orta saha profilinden yok. Mesut top rakipteyken savunma katkısı vermediği için Fenerbahçe top rakibe geçtiğinde 10 kişi oynuyor. O 1 kişinin yükünü ise orta saha ikilisinin taşıması gerekiyor. Gustavo-          Zajc ikilisi bence pek buna uymuyor. Eğer orda atletik, pres gücü yüksek ve tempolu bir oyuncu olsaydı bence Mesut oynayabilirdi.   TRABZONSPOR-GALATASARAY Süper Lig’in ilk büyük maçında kazanan çıkmadı ve bununla birlikte Türkiye’de ilk 4 maçını da galibiyetle bitiren takım kalmadı. Trabzonspor lige iyi başladı ve 4 büyükler içinde transfer takviyelerini en çabuk yapan takım oldu ve bu da onların lige diğer takımlara göre daha hazır bir şekilde girmelerini sağladı. Galatasaray, bence artık Türkiye’deki bütün takımların yapması gereken genç bir yapılanma kurdu. Önemli potansiyeller takıma kazandırıldı ve şimdiden bu isimlerin birkaçı yüksek bonservis bedellerine gidebileceğinin sinyallerini verdi. Maça gelecek olursak; Galatasaray’ın çok etkili oynadığı bir ilk yarı izledik. Özellikle yapılan presin şiddeti ve oyuncuların pres yapılırken ki uyumu çok önemli detaylardı. Nitekim golde Emre Kılınç’ın ceza sahası çizgisinin önünde yaptığı baskı sonucu geldi. İkinci gol ise hazırlanış bakımından güzel bir goldü. Özellikle Halil’in bu maçta gösterdiği performans çok umut vericiydi ancak Galatasaray henüz sahaya beklenilen direnci ve sertliği koyamıyor. Galatasaray standart bir baskı yerse bile kırılmaya çok müsait bir takım. Bence bu da orta saha da ki oyuncuların biraz yumuşak kalmasından kaynaklanıyor ama Galatasaray pres gücünü 90 dakikaya yayabilirse orta saha dada sertliği ve direnci bir nevi sağlamış olur. Ligin en güçlü rakiplerinden Trabzonspor ile oynadığı içinde maçın berabere bitmesi çok normal ama 2 hafta üst üste 2-0 dan 3 puanı vermek bence biraz da Fatih Terim’in değişiklik tercihlerinden kaynaklanıyor. Mesela 2. Yarı Emre’de sakatlanmışken ana yaratıcın Morutan’ı sahanın kenarına alma hamlesini pek mantıklı bulmadım. Büyük ihtimal bu hamleyle orta sahaya o sertliği getirmeye çalıştı am bu da hücüm da üretkenliğin azalmasına neden oldu. Bence Galatasaray ve Fenerbahçe’nin sistemin iyice bir oturması için biraz zamana ihtiyacı var ama bence, skor belki de harika olmasa da oynadığı oyunla Galatasaray’ın umut verdiğini söyleyebiliriz.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Arda Akaltun

İnsanın aynası

İnsanlar hayatlıları boyunca binlerce karar alır. Bazı kararlar siz vezir de eder, rezil de. Fakat insan bu hayatta en çok etkileşimi kendi duyularına yakın gördüğü insanlarla yapar. Bu etkileşim size iki kavram kazandırır: İlki ‘’dost’’ diğeri ise ‘’düşman’’. Bu iki kavramdan en dürüst olanı benim açımdan düşmandır. Çünkü dostlar çoğunlukla sizin iyi yönünüzü benimser, bir kötü huyunuz varsa onu düzeltip sizi saf iyilikten oluşan bir kişilik yapmak istemesi son derece doğal bir durumdur. Fakat böyle bir yaklaşımın iyi bir seçenek olduğu kanaatinde değilim. Çünkü dost dediğin insan sizin ona açtığınız sınır kapısını kabul etmek zorundadır. Sizin sınırlarınızı çizmez, çizemez! Ayrıca ben dostluk kavramına pek güvenmiyorum, ondan ziyade ‘’kardeş’’ kavramına sıcak bakıyorum.  Belki bu önyargımın bir sebebi bundandır. Dostluğun tam tersi ve bence en akıllı kişilik yapısı düşmanlarınızdır. Çünkü düşman sizi hep saf iyilik olarak görmek istemez, açığınızı arar ve bulduğunda ise size karşı o kozunu oynamaktan hiç geri durmaz. Hayatımızda yaptığımız hatalar ve edindiğimiz düşmanlar bizlere çok güzel bir hediye verir, biz de bu hediyeleri istemeyerek de olsa kabul etmekteyiz; bunun adına ‘’tecrübe’’ diyoruz. Benjamin Franklin bu olayı tek bir sözü ile çok güzel tanımlamıştır: ‘’Düşmanınızı sevin çünkü onlardan güzel kusurlarınızı gösteren hiç kimse yoktur.’’ "Düşmalarım: Etten aynalar" Hayatta hiç arkadaşınız olmasa bile sadece düşmanınızın fikirleriyle kendi açıklarınızı kapatabilirsiniz. Bunu başardığınızda belki de yeni kişiliğinizle daha önemli kişileri hayatınıza katabileceksiniz. Ben şahsen düşmanlarımı ‘’etten Ayna’’ olarak tanımlarım. Çünkü ayna sizin saf halinizi gösteren en nadir nesnedir. Bu yüzden aptal dostunuz olacağına akıllı düşmanınız olması her zaman sizi bir adım öne taşır. Sonuç itibariyle karşınıza her ne kadar istemeseniz de dostlar ve düşmanlar çıkacaktır. Siz bu yüzden düşmanlarınızı sakın kaybetmeyin. Çünkü: Dostlar sizi iyi yönünüze göre yargılayabilirler ve siz onlara kötü yüzünü gösterdiğinizde onlar sizinle konuşamama kapasitesine sahip olabilirler fakat düşmanın öyle bir seçeneği yoktur. Düşman sizin her daim açığınızı arayıp sizin yüzünüze vurmaktan geri kalmazlar. Aksine sizin hatalarınızı bularak onu düzeltip iyi bir huy ile değiştirmenize vesile olurlar. Kısacası: kendinize bir düşman bulun çünkü onlar “Etten bir ayna” olarak sizin kendinizi görmenize her daim yardımcı olurlar.  
YAZARIN DİĞER YAZILARI
YAZARLAR
GAZETE
ÖZEL HABERLER
EGE SAATİ TV
İzmir CHP Milletvekili Mahir Polat Ege Saati'nin Konuğu Oldu
Bu da oldu… İzmir’de yarım gevrek dönemi!
İzmir CHP Milletvekili Murat Bakan Ege Saati konuğu oldu!
İzmir Narlıdere Belediye Başkanı Ali Engin Ege Saati'ne konuk oldu!
Ege Saati Haber Kuşağı 8-14 Kasım 2021 / Sinan Dündar
ÇOK OKUNANLAR
EGE'Yİ GEZİYORUM
Orda bir köy var uzakta: Küçükköy
Pandemide 'Mavi Yolculuk' pazarı büyüdü
Gates ve Bezos'un mega yatları Bodrum'un koylarında
En iyi akrobasi pilotları Fethiye'de buluşacak
Ege Saati mobil uygulamasını indirin, dünyayı Ege'den okuyun...