TÜM HABERLERGÜNDEMÖZEL HABEREGE'DEN HABERLERYEREL YÖNETİMLERYAŞAMGAZETE
DİĞER
YAZARLAR
× ANASAYFATÜM HABERLERGÜNDEMÖZEL HABEREGE'DEN HABERLERYEREL YÖNETİMLERYAŞAMGAZETEKADINBİLİM VE TEKNOLOJİSAĞLIKKÜLTÜR SANATEKOLOJİMAGAZİNEĞİTİMDÜNYASPOREKONOMİYAZARLAR
YAZARLAR
Oya Pardak

İzmir bir prensestir

  8500 yıllık tarihi ile dünyanın en eski kentlerinden biri İzmir, İzmir bir prensestir çok güzel küçük şapkasıyla. mutlu ilkbaharlar durmaksızın onun çağrısına yanıt verir. nasıl vazo içindeki çiçekler gülümserse, o da denizler arasından ışıldar. hatta arşipel'in yaratılışından çok daha tutkulu. Victor Hugo dünyaca ünlü değerli bir edebiyatçının kaleminden dökülen kelimeler bunlar… İzmir’i tanımlayan Victor Hugo bu güzel kentin ne kadar eşsiz bir şehir olduğunu dizeleriyle anlatıyor… O yüzden yaşanacak yaşanılası bir şehir İzmir… Smyrna’dan İzmir’e yüzyıllar boyu birçok medeniyete ev sahipliği yapmış güzel şehir İzmir…   Ege'nin pırlantası İzmir İzmir; Ege’nin incisi, batının en doğusu, doğunun en batısı… İzmirli büyük ozan Homeros’un ‘gök kubbenin altındaki en güzel şehir’ olarak betimlediği, Aristo’nun İskender’e ‘görmezsen eksik kalırsın’ diyerek önemini vurguladığı, büyük yazar Victor Hugo’nun onu hiç görmeden adına şiir yazıp bir ‘prenses’e benzettiği;  farklı kültürlerin, yaşam tarzlarının, inançların binlerce yıldır bir arada barış içinde yaşadığı kavimler kapısı; Doğu Akdeniz’in merkezi, Ege’nin gerdanlığı! Söylencelere göre İzmir’in adı; ‘Smyrna’ adlı bir Amazon kraliçesinden gelmektedir. Bugün İzmir olarak kullandığımız isim aslında Smyrna kelimesinden dönüşmüştür. Bazı kaynaklar Smyrna kelimesinin daha erken söyleniş biçimlerine ilişkin Samorna ve Smurna adlarını da vermektedirler. Ama kentimiz 20. yüzyılın başına kadar yaygın olarak Smyrna ismiyle tanınmıştır.   Antik çağlardan günümüze bir ticaret ve liman kenti olan İzmir, kuruluşundan bu yana bu özelliğini hiç kaybetmemiştir. Bu özelliği sayesinde farklı kültürler İzmir’de harmanlanmış ve bu olgu kentin mimari dokusuna da sinmiştir. Yakın zamanlara kadar İzmir’in en eski yerleşim alanı olarak bilinen Bayraklı’daki Tepekule kazılarından elde edilen buluntular M.Ö. 3000 yıllarına kadar uzanmaktaydı. Doğu Helen dünyasının en eski kutsal yapılarından biri olan Athena Tapınağı ve yine Helen dünyasının çok odalı ev tiplerinin en eski örnekleri ve İon Uygarlığı’na ait en eski parke döşeli yol burada yapılan kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Ancak 2006 yılında Ege Üniversitesi Arkeoloji Bölümü tarafından İzmir Bornova’da bulunan Yeşilova Höyüğü’ndeki kazılarda kentin tarihinin M.Ö. 8500’e kadar uzandığı tespit edilmiştir.  Çağlar boyunca çeşitli istilalara uğrayan İzmir’in üçüncü kuruluş süreci ise, M.Ö. 333 yılında İzmir’e gelen İskender sayesinde olmuştur. Söylenceye göre; Pagos (Kadifekale) Dağı eteklerinde uyuyakalan İskender’e rüyasında iki su perisi İzmir’i burada kurmasını öğütlemiştir. O da kenti ikinci kez Kadifekale sırtlarında kurmuştur. Büyük İskender’in ölümünden sonra şehirler komutanları arasında bölüşülür. Seleukosların kontrolüne geçen Bergama bir krallığa dönüşür.Bergama antik dünyanın en önemli sağlık merkezlerinden biri olur. Bergama Krallığı’nın veraset yoluyla Roma İmparatorluğu’na bağlanmasından sonra Anadolu’da Roma hakimiyeti başlar. İzmir Roma İmparatorluk döneminde en refah dönemini yaşamıştır. Bugün kent merkezinde yer alan Agora ,MÖ 178’de meydana gelen depremin ardından İmparator Aurelius tarafından esaslı bir şekilde onarılmıştır. İlerleyen yüzyılarda Bizans’ın kontrolüne geçen İzmir bu dönemde ticaret hayatının başkenti olmuştur. 14. Yüzyılda  ve 15. Yüzyılın başında kent Cenevizliler ve Bizanslılar arasında el değiştirir.  İzmir 1422 yılında ise Osmanlı Devleti’ne dahil olur. Bu tarihten sonra güzel İzmir artık Türklerin kontrolündedir…    Efsaneler Şehri İzmir İşte İzmir çağlar boyu efsanelere konu olmuş 8500 yıllık tarihi ile dünya üzerinde kurulduğundan bu yana yerleşimin devam ettiği en eski kentlerden biri olan İzmir tarihten aldığı dev mirası modernizm ile birleştirmeyi başardı. Kordonboyu’ndan Alsancak’a, Konak’dan Karşıyaka’ya , Agora’dan Kadifekale’ye her köşesinde ayrı bir tat ayrı bir güzellik var İzmir’de …Deniz kokusunu içinize çekerek şarkılara konu olan Kordonboyu’nda imbat rüzgarınızı iliklerinizde hissediniz mi İzmir sevdası artık yüreklerinize işlemiştir. Şiirlere , Şarkılara Konu Olan İzmir Kızları  İzmir Anadolu’nun güzellik mirasını geleceğe taşıyan bir kent. Durum böyle olunca bir bakışı ile yakan yürüyüşü ile hayran bırakan gülüşüne aşık eden İzmir kızları şiirlere , şarkılara konu olmuştur. Pek çok tescilli güzelin de çıkış noktası İzmir’dir. Farklıdır İzmirliler İzmir farklıdır. Bu sadece çekirdeğe çiğdem , simide gevrek ,domatese domat demekten kaynaklanmaz. Özgüvenli, sıcak, içten, olduğu gibidir  İzmirliler…Sinirlendikleri zaman asfalyamı attırma deseler de aşkı ve sevgiye tutkundurlar kavga ile hırs ile dost değildirler. Aceleci ruhları cümlelere de yansımış bazı kelimeleri konuşma dilinde kısaltmayı tercih etmişlerdir. Maviye aşık , denize tutkundur onlar. Boyozu vardır , kumrusu vardır. Kuş diye bilinen kumru İzmir’in çok özel bir lezzetidir. İzmir’de yaşamak bir tutkudur … O yüzden mutlaka nereye gidilir ise gidilsin dönüş için tek adres vardır… İzmir….  Büyül şair Kavafis’in şiirinde dediği gibi ;  “yeni bir ülke bulamazsın , başka bir deniz bulamazsın. Bu şehir arkandan gelecektir “ İzmir’de öyle bir şehirdir işte nereye giderseniz gidin peşini bırakmaz..
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Ahmet Gürel

Zafer yürüyüşünün 99.yılı

  25-26 Ağustos 2005 günlerinde, Afyon’da ADD’nin Afyonkarahlsar Kocatepe Üniversitesi ile gerçekleştirdiği iki günlük “TÜRKİYE İTTİFAKI - KOCATEPE BULUŞMASI” sonrası,  Kocatepe sonuç konuşmasını; ADD Genelbaşkanı Av. Ertuğrul Kazancı, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk ve KKTC Kurucu Başkanı Rauf Denktaş yaptı. 16 yıl önceki o anılarımı hiç unutmam, onların, şayak kalpaklı Atatürk heykelinin gölgesinde, savaş cephesine doğru yaptıkları konuşmalar hala kulağımda. Artık onlar, sevgi ile bağlandıkları, yollarını aydınlatan Atatürk’ün yanında ve ışıklar içindeler. 25/26 Ağustos 1999 gecesi, Atatürkçü Düşünce Derneği üyeleri ile yolumu, Şuhut’a çevirdik, oradan da “Zafer Yürüyüşünü” yaptık. O yürüyüşü, kapkaranlık ve buz gibi bir gecede gerçekleşmiştik. 13 kilometrelik Şuhut - Kocatepe arası asfalt yolu, 4,5 saatte güçlükle aşarken, Mehmetçiklerin kağnıları ve atlarını nasıl sessizce  geçirdiğini anımsadım, bir daha şehitlere ve Gazilere şükranlarımı sundum. 15/26 Ağustos 2021 gecesi, yine kutsal topraklarda yani Şuhut’a ve Kocatepe’de geçirmeyi planladık. Zafer Yürüyüşü”nün 99. Yılında, bu kez de Karşıyaka ADD ile yola çıkmış ve otobüste İzmir’in işgali ve kurtuluşunu uzun uzun anlattım. Dinleyicilerin arasında ADD Genel başkan Yardımcısı Tolga Kale’de vardı. ADD Afyon Şubesinde yapılan toplantıdan sonra, Afyon Zafer Anıtını gezdik. Şuhut’a erken vardık, tören yerine 10 binlerce Atatürkçü gelmişti, hemen, Gazi Mustafa Kemal’in karargahı olan, “Atatürk Kültür Ve Sanat Evi’ni gezdik. Yılda birkez yapılan, adeta şölen gibi gerçekleşen etkinliği ilçe halkı çok önemsiyordu. Kaldırıma oturan Şuhutlular, gelenleri alkışlarla karşılıyor, onlarla poz veriyor, yetiştirdikleri ürünleri ikram ediyorlerdı. Şuhut Kültür ve Dayanışma Derneği üyeleri ile tanıştım, “Şuhut” kitabının yazarına çıkmayan kitabımın notlarını bıraktım. Bu önemli topraklara, sadece 26 Ağustos’ta değil, okulların ve Türk halkının hergün ziyaretini sağlamak gerektiğini konuştuk. Katkım olacağını söyledim. İzmir işgali öncesi 14 Mayıs’ta başlayan milli mücadelenin, Şuhut’ta ve Kocatepe’de nasıl taçlandığını tüm İzmirliler görmeli ve öğrenmeli diyorum. Akşam yapılan törene ADD olarak katıldık. Foklor ekipleri, yurdumuzun biçok yerinden gelen gençlerin yürüyüşünü önemsiyorum. Tören, coşkulu ve güzeldi, Şuhut Çakırözü gelip, son etkinliği izledik. Şuhut Çakırözü töreni sonrası “Zafer Yürüyüşü”ne başladık. Bu yürüyüş, Şuhut Çakırözü’nden başlayıp, Kocatepe’de sona erecekti. 99 yıl önce, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, kağnılarının ve toplarının tekerlerine ve atların ayaklarına bez sarılarak yürütülmesi talimatını vermiş ve ordusunu gizlice ve sessizve cepheye ulaştırmıştır. Bende bu zorlu yürüyüşü tamamlayabilecek miyim kaygısı vardı ama 80 yaşın üzeri birkaç büyüklerimiz de yürüşe katılma ısrarını  görünce, onların yürüme azimleri, bizlere de örnek oldu. Şuhut’un 1.300 metre rakımdan başlayıp, Kocatepe’nin 1.850 rakımına, asfalt 13 kilometrelik yoldan ulaşacaktık. Karanlıkta yürümek çok zordu. Gece soğuk değildi, dolunay vardı, yolumuzu aydınlatıyordu. Pandemi nedeniyle iki yıl ara ile yaptığım “Zafer Yürüyüşü”nde, yurdumuzun birçok yöresinden gelen, binlerce Atatürkçü ile yolda ve zirvede kucaklaştık. Bizlerle beraber yöre köylüleri de yürüyordu. Aileler, çocukları ile yürüyor, dağcılar herzamanki gibi koşarak yürüyordü. Yürüyüşte İzmirliler çoğunlukta idi, kıvanç duydum. Yol boyunca ve Kocatepe’de kurumların ve şahısların ikramı bizleri yine duygulandırdı. 5 saatlik yürüyüşten sonra, Atatürkçüler, zirvede, saat 05.30’u beklerken, şayak kalpaklı Gazi Mustafa Kemal’in heykeli Atatürkçüler tarafından sarılmıştı, marşlar hep beraber söyleniyordu, ADD Genel merkezi yine oradaydı. ADD Karşıyaka Şubesinin üyeleri, dönüş yolunda, Başkomutan Tarihi Milli Parkı’nda, törenine katıldı. Tören yerinde EGETV’ye bir röportaj verdim.  Çiğiltepeyi, Dumlupınar’ı gezerken, konuklara 99 yıl önceyi anlatarak, etkinliğimizi sonladık. 100. yılda buluşmak üzere…26 Ağustos 2021      
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Safiye Taş Koçyiğit

Kış gelmeden bağışıklık sistemimizi nasıl güçlendirelim?

Havalar soğurken aman dikkat! Bağışıklığınız sizi tüm kış korumak için hazır mı? Bundan emin olun. Yataktan zor kalkma, sabah alarmları erteleme, gün içinde yorgunluk, halsizlik hissetme, sık aft veya arpacık çıkarma, aşırı üşüme veya aşırı terleme, ve hatta asabiyet bağışıklık sisteminizde sorun olduğunu gösterebilir. Peki ne yapmalıyız? En doğru olanı bir kan tahlil yaptırıp, d vitamini, demir, b12 vitamini, tiroid fonksiyonlarına baktırmak. Bu tetkikler sonucunda düşük olan var ise optimal düzeye getirmek için gerekli takviyeleri kullanmak ve beslenmeyi düzenlemek. Bu değerler düşükse onları yükseltmeden bağışıklık sistemini istenilen seviyeye getirmek mümkün olmayacaktır. Kan değerlerini kontrol edip, bu konuda aksiyon aldıktan sonraki adım beslenmeyi düzenlemek. Düzen kelimesi çok önemli. Sağlıklı beslenme gerçekten belli bir disiplin ve düzen ister. Her gün benzer miktarda su, lif, protein ve yağ aldığınızdan emin olmalısınız. Elbette spor yapmanın bağışıklık üzerindeki etkisi her geçen gün yayınlana yeni çalışmalarla kat kat artarak ortaya çıkıyor. Hayatına spor dahil eden kişiler daha uzun, daha sağlıklı yaşıyor. Bunu unutmayalım, ve daha aktif bir yaşam için adım atalım.  Sağlıklı beslenme düzeninden bahsederken sıralamaya ‘su’ ile başladığım umarım dikkatinizi çekmiştir. Su olmadan temizlik olmaz, temizlik olmadan bağışıklık sistemi aktif çalışamaz. Vücuttan toksinler atılabilmeli ki savaşması gereken bir mikrop veya virüse maruz kaldığında direkt onunla temasa geçip savaşabilmeli. Su güçlü bir bağışıklığın temeli. Yeterli lif almak, lifin kaynağını çeşitlendirmek bir diğer önemli konu. Günlük hayatın koşuşturmacasından, şehir yaşamından, yoğun iş temposundan öğünlerimize gereken önemi gösteremiyor, öğünlerin çeşitli sebze, meyve içermesini sağlayamıyoruz. Hatta bırakın çeşidi, bazen 1 parça bile sebze meyve tüketmeden akşamı ediyoruz. Hal böyle olunca lif de antioksidanlar da yetersiz alınıyor. Her öğüne tabağın en az ¼’ü, ama en ideal 1/2si kadar rengarenk sebze eklemeliyiz. Sebzeler kalp damar ve bağırsak sağlığında önemli rol oynayan lif içermesinin yanı sıra, vücudu koruyacak minik askerler olan antioksidanlardan zengin. Dolayısıyla bol bol sebze tüketmeli! Protein alımı elbette önemli ama aşırıya kaçtığımızda faydadan çok zarar getireceğini hatırlamak lazım. Tabağın ¼ kadarı ideal, fazlası can yakar. Sağlıklı yağlar olarak adlandırdığımız zeytin yağı, zeytin, ceviz, fındık, badem, tahin, susam, avokado gibi bitkisel kaynaklı yağlar bağışıklık için oldukça büyük önem taşıyor. Ama kontrolsüz yağ alımı, mesela avuç avuç ceviz, fındık, badem tüketmek fazla kalori alımını beraberinde getirip yağlanmaya sebep olacağından bağışıklık üzerinde olumsuz etki gösterecektir. Unutmayın, ilaçla zehri birbirinden ayıran dozdur! Bir besin sizin için ilaç niteliğinde olabileceği gibi zehir niteliğinde de olabilir. Yazımı ‘Besinler ilacınız, ilacınız besinler olsun’ sözü ile bitiriyor, sağlık ve sıhhat dolu bir kış diliyorum.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Yüksel Baysal

AK Parti programındaki laiklik!

    Hiç kimsenin kuşkusu olmasın, Türkiye'de laikliğin mayası tutmuştur. Siyasal İslam anlayışıyla hareket edenler bile (küçük bir azınlık hariç) laiklik olmadan dindarların özgürce yaşayamayacağı kanısındalar.   *****   Katı Kemalistler ile softalar, laikliği Cumhuriyet dönemi ile başlatırlar. Oysa Osmanlı Devleti, hiçbir zaman, dini kuralların tam uygulandığı bir devlet olmadı! Şeri hukuk ile örfi hukuk birlikte devlet yönetimini şekillendirdi. Osmanlı'da esas karar veren padişahlardı, dini liderler değil!   *****   Tanzimat döneminde başlayan laik eğitim İkinci Abdülhamit'in hükümdar olduğu yıllarda da gelişmeye devam etti. Laik okulların açılması, eğitimde pozitif bilimlere daha çok yer verilmesi, öğretmen okullarının yaygınlaşması, Milli Eğitim'in taşra teşkilatlarının kurulması Abdülhamit dönemindedir. O kadar ki, dönemin medrese yöneticileri gelişmelerden kaygı duymaya başlayınca Padişah'a baskı yaparak, "din ve ahlâk derslerinin" artırılmasını sağlamışlardır. Bütün itirazlara, ‘Din elden gidiyor’ bağrışmalarını karşın ilk biyoloji, fizik, kimya gibi pozitif bilim dersleri Abdülhamit döneminde konulmuştur.   ******   Cumhuriyet sonrasında yeni bir anlayışla yola çıkılmış, millet egemenliğini tehlikeyi düşürecek her noktanın aşılması için adımlar atılmıştır. Örneğin Halifelik, Cumhuriyet'in üzerinde gölge olmasın diye kaldırılmıştır. Babadan-oğula geçen bir yönetim sistemi yerine, seçimle gelen, süresinde giden yöneticiler olsun diye padişahlığa son verilmiş, Cumhuriyet ilan edilmiştir. En önemli iki laik hamle böyle gerçekleşince, eğitimde, hukukta ve diğer alanlarda ulaşmaya çalıştığımız çağdaş uygarlığın olduğu ülkelerdeki uygulamalar örnek alınmıştır. Osmanlı'da nasıl ki, padişahın emirleri her hükmün üstündeydi, Cumhuriyet döneminde de hukuk kuralları her türlü hükmün üzerinde yer almaya başlamıştır.   İNSANOĞLUNUN EN BÜYÜK BULUŞLARINDAN BİRİDİR LAİKLİK!   Yeryüzünü bir büyük köy olarak düşünelim. Orada bütün insanlık, kendi renklerini muhafaza etmekle birlikte ortak bir yaşam için herkesin kabul ettiği kurallar koydu. Bunun adına evrensel hukuk dersek, onun birinci maddesi laikliktir. Dinlerin, mezheplerin, tarikatların savaşları böyle önlenebildi. İnsanoğlunun birbirini vahşice katletmesinin önüne böyle geçilebildi.   *****   İnsanlığın sosyal bilim alanında en büyük buluşunun adıdır laiklik... İslam dünyası yeterince önemini anlamadığı için bugün bir "Engizisyon Çağı" yaşıyor. Afganistan’daki olaylar hepimizin gözünün önünde olmuyor mu? Karanlık Orta Çağ'dan çıkışın tek adresi, meşalesi, ışığı, yol göstericisidir laiklik... Ötekisinin inancına karışmamanın, bir başkasının yaşam biçimine müdahale etmemenin adıdır laiklik...   ADALET VE KALKINMA PARTİSİ PROGRAMINDA LAİKLİK!   Adalet ve Kalkınma Partisi programının "Temel Hak ve Özgürlükler" bölümünde düşünce özgürlüğü ve laiklik aynı kapsamda ele alınıyor. Ve bakın neler söyleniyor: "• Düşünce ve ifade özgürlükleri uluslararası standartlar temelinde inşa edilecek, düşünceler özgürce açıklanabilecek, farklılıklar birer zenginlik olarak görülecektir. • Partimiz, dini insanlığın en önemli kurumlarından biri, laikliği ise demokrasinin vazgeçilmez şartı, din ve vicdan hürriyetinin teminatı olarak görür. Laikliğin, din düşmanlığı şeklinde yorumlanmasına ve örselenmesine karşıdır. • Esasen laiklik her türlü din ve inanç mensuplarının ibadetlerini rahatça icra etmelerini, dini kanaatlerini açıklayıp bu doğrultuda yaşamalarını ancak inançsız insanların da hayatlarını tanzim etmelerini sağlar. Bu bakımdan laiklik, özgürlük ve toplumsal barış ilkesidir. • Partimiz kutsal dini değerlerin ve etnisitenin istismar edilerek siyaset malzemesi yapılmasını reddeder. Dindar insanları rencide eden tavır ve uygulamaları ve onların, dini yaşayış ve tercihlerinden dolayı farklı muameleye tabi tutulmalarını antidemokratik, insan hak ve özgürlüklerine aykırı bulur. Öte yandan dini, siyasi, ekonomik veya başka çıkarlara alet etmek veya dini kullanarak farklı düşünen ve yaşayan insanlar üzerinde baskı kurmak da kabul edilemez."   **** Bu yazının dipnotu: Anımsatayım, AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Mursi yönetimindeki Mısır’ı ziyaretinde laiklik tavsiyesinde bulunmuştu.  
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Prof. Dr. Yüksel Gürüz

Aşılarda son durum

ABD başkanı Biden hızla başlanan aşılama çalışmalarında gelinen noktada hedeflerin çok gerisinde kalınmış olması nedeniyle bir dizi zorlamaları devreye sokma kararını açıkladı. Özel sektörde de 100 ve daha fazla işçi çalıştıran işletmelerde aşılanmanın zorunlu hale getirilmesi tartışmaları da beraberinde getirdi. Biden’ın hedefi çalışan Amerikan nüfusunun 2/3’ünün aşılanmasını beklediğini, halen 80 milyon Amerikalı’nın hiç aşılanmamış olmasının üzüntü verici olduğunu, her tam aşılı 160.000 Amerikalı’dan sadece birinin COVID-19 nedeniyle hastaneye yattığının bilinmesinin aşılara duyulması gereken güven için yeterli olduğunu ifade etmiştir. FDA’in tam onay verdiği bir aşının artık mevcut olması nedeniyle kimsenin beklemek gibi bir lüksün kalmadığının altını çizmiştir. Aşılama için uygunluk verilmemiş olan 12 yaş altındaki çocukların okullarda ve evlerde korunma kurallarına sıkı uyularak hastalıktan uzak tutulması, 12 yaş ve yukarısındaki çocukların aşılanması için de ebeveynlerin yardımcı olması konusunu da gündeme taşımıştır. Aşılanmanın başladığı 2021 başı ve sonrasındaki 5 ayda Japonya’da aşılama oranları çok düşükken, günümüzde en az bir doz aşılanmış nüfus oranında Japonya’nın (%62,16) gerisinde kalan ABD (%61,94) aşı karşıtlığına bir çözüm aramaktadır. CDC (Bulaşıcı Hastalıklar Merkezi) verilerine göre aşılanmayan kişilerin aşılananlara göre enfekte olma riski 4,5 kat, hastanelik olma riski 10, ölme riski 11 kat fazladır. Aşının hastaneye yatma ve ölüm konusunda çok güçlü koruduğu, delta varyantına karşı ise enfekte olmaktan korumada etkinliğin %91’den, %78’e gerilediği bildirilmektedir. Danimarka nüfusunun en az bir doz aşılanma oranı (%76) ve tam doz aşılanma oranı (%73) seviyesine ulaşınca virüsün artık toplumu tehdit edecek durumu olmaması nedeniyle koronovirüs sınırlandırmalarının tamamını kaldırdı. Bir diskotek hükümet aleyhine kapalı mekânda dans edilmesini yasaklayan kurallar nedeniyle açtığı davayı kazanınca, Berlin çekinerek de olsa gece kulüplerinin açılmasına izin verdi. Azı bölgelerde vakaların artmasına rağmen Avustralya, Hong Kong, Endonezya, Japonya, Malezya, Singapur, Güney Kore ve Vietnam kısıtlamaların azaltılacağını duyurdu. İsveç’te 16 yaş üstü bireylerin %70’inin tam aşılanması sonucu yaz aylarında gevşettiği önlemleri, Eylül ayı sonunda tamamen kaldırmayı planlıyor. Norveç’te en az bir doz aşılanma oranı %74, tam aşılanma oranı %64 Avrupa’da Finlandiya ile birlikte en üst sıralarda yer almaktadır. Pfizer/BioNTech 5-11 yaş arası çocuklarda düşük dozda yaptığı aşılama çalışmasının sonuçlarını önümüzdeki günlerde açıklayıp, bu yaş grubunun da aşılanması için gerekli yasal izinleri tamamlamayı planlıyor. AstraZeneca aşısının geliştirilmesinde önemli rolü olan Oxford üniversitesinden Prof. Sarah Gilbert 3. Doz aşılamanın çoğu kişilere gerekmediğini, sadece immün sistemi ileri derecede baskılanmış 12 yaş üstü kişilerde uygulanmasının anlamlı olacağını, BioNTech ve AstraZeneca aşılarının kamçılama amaçlı 3. Doz aşılamaya uygun olduğunu bildirmiştir. Pek çok ülkede milyonlarca insanın ilk doz aşıya erişimin olmadığı bir dünyada bazı ülkelerde sağlıklı bireylere 3. Doz uygulanmasının bilimsel olarak bir temeli olmamasının yanında, aşı dengesizliğine yol açması nedeniyle etik bulmadığını ifade etmiştir. Kişisel olarak ben de risk grupları dışında, 2. Dozdan 5 ay geçmeden 3. Dozun yapılmasına karşıyım. Doğal olarak bana 4. Dozu soranlarqa gerçekten illet oluyorum. Hangi bilimsel veri ile bu yola çıkıldığını anlamıyorum. Yola çıkmış yürüyen bir arabada kim bir kez daha marşa basar. İmmün sistemi gereksiz uyarmanın bedeli çok ağır olur. Aşı karşıtlığı kadar, karşı olduğum bir konu 4. Doz aşılamanın yapılması.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Jeyan Gedik

Goblincore: ‘Kaos, kir ve çamuru kucaklayan moda akımı’

  Mantar, salyangoz, kurbağa ve solucan içeren giysi ve aksesuarların satışları hızla artıyor! Goblincore , doğanın güzel olarak kabul edilmeyen yönlerinin takdir edilmesine dayanan bir akımdır. Bunlar,  kurbağa ve salyangoz gibi hayvanlardan, yosun, çamur, bitkiler ve mantarlara kadar uzanabilir.  Goblincore, toprak hayvanları ve ikinci el nesneler gibi geleneksel normlar tarafından genellikle daha az güzel kabul edilen doğal ekosistemlerin kutlanmasına odaklanan, goblinlerin folklorundan ilham alan bir estetik ve alt kültürdür.  Bu sevilen "çirkinliğin" bir parçası olarak Goblin'in kendisi, Avrupa kültüründe kötü niyetli bir hırsız yaratıktır, ancak goblincore, kişinin, doğanın "çirkinliği" ve genel olarak öngörülemezliğine olan tutkusunun kaygısız bir temsilidir.   Goblincore ilk kez 2010'larda ortaya çıktı. Daha sonra bir süre unutuldu. 2020’ de pandemi sürecinde yeniden ilgi görmeye başladı. Şimdi ise, Google Trendler, yeniden yükselişe geçeceğini tahmin ediyor . Ahtapotlar, kurbağalar ve yosunlar doğanın en güzel yaratıkları olmayabilir, ancak goblincore sayesinde, doğanın nemli, karanlık, çamurlu tarafının da bizi mutlu edebileceğini anlamış oluyoruz. Goblincore, doğal dünyanın çirkin, daha az takdir edilen kısımlarını romantikleştiriyor. Süslemeleri arasında hayvan kafatasları ve solucanlar bulunuyor.    Goblincore modası, maceraya uygun herhangi bir kıyafeti içerebilir. Ancak goblincore hayranlarının çoğu, birbiriyle çatışan desenler/renkler içeren kıyafetleri tercih ediyorlar. Giysilerinin çoğu yıpranmış, hesaplı veya ikinci el ürünlerden oluşuyor. Goblincore hayranlarının çoğu kirlenmekten hoşlanır. Bu nedenle kıyafetlerini yeni ve temiz tutmak birinci öncelik değildir. Kazaklar, yıpranmış veya kişiye özel jean pantolonlar ve tulumlar ve ilginç çoraplar goblincore modasının olmazsa olmazlarıdır. Bu akımı ne kadar uygularsınız bilmiyorum. Ama bence uzun süre unutmuş olduğumuz göz ardı ettiğimiz, doğayla ilgili karanlıkta kalmış, ilgi görmeyen taraflara dikkat çekiyor bu trend. Bu akımın içinde bir kalıba sığmayan, inanılmaz özgürleştirici birşey var.   Kır çiçekleri ve beyaz keten elbiseler harika ama goblincore, aynı elbiseyi çamur ve yosunla lekeliyor ve salyangozların ve sümüklü böceklerin kır çiçeklerini yemesini izliyor ve kusurluluğu kutluyor. Sonuç olarak, ürkütücü ve rahat. Yeni trendimiz hayırlı olsun.    
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Fahri Özdemir

Kardeşim Hrant'a...

  Gönderen: Fahri ÖZDEMİR Tepebaşı / Beyoğlu / İSTANBUL   Alıcı: Hrant DİNK (Allah Baba eliyle) Mekânı cennet / ÖBÜRDÜNYA   Merhaba sevgili Hrant!..   Önce selam eder, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim.   Kim bu mektubu yazan diye boşuna düşünme; tanımazsın beni. Hiç tanışmadık ki.   Belki de bu yüzdendir acımın başkalarına göre daha katmerli oluşu.   Tanışmıyoruz ama aynı yerde duruyoruz Hrant; iyilik, güzellik, kardeşlik duruşu…   Ama bu yazıyı hazırlarken çok daha yakından tanıdım seni. “Anadolu çocuğu olmanın utangaçlığını, paylaşımcılığını, alçakgönüllülüğünü, özverisini ve onurunu taşımış, gerçek kimliğini bu karmaşık görünümün arkasında tutmayı yeğlemiş…” Yani tüm devrimcilerin fotoğrafları gibi fotoğrafların.     İşim çok zor Hrant, çok zor…   Seninle ilgili birçok yazı vardır; ama seninle ilgili ne yazılsa hep bir eksiktir…   Kolay mı Hrant, hayatı insan sevgisiyle dolu, insanlığın ve kardeşliğin simgesi bir insanı ufacık bir mektuba sığdırmak?   Kolay mı Hrant, bu yaşanan alçaklıkları gelecek kuşağa aktarmak?   Ama bu bir zorunluluk… Bir o kadar da sorumluluk.   İşim bu yüzden çok zor Hrant, bu yüzden…   Sevgili Hrant; her çaba mutlaka bir eksikle başlıyor işte. Onun için bağışla şimdiden benim bu yazımı.   Sevgili Hrant; ölümü değil öldürümü ve daha önemlisi öldürümleri anlatmanın acısı daha yakıcı. İnsanoğlu bu, anlaşılmaz…   Ne diyor Ezra Paund: “Köpeklerin garip alışkanlıklarını dikkatle inceledim de İnsanların hayvanlardan üstün Varlıklar olduğu sonucuna vardım İnsanların garip alışkanlıklarını dikkatle inceledim de Ne yalan söyleyeyim dostlar şaşırıp kaldım”   Başka bir deyişle, “Kötülük ve mutsuzluk yönünden, bizim asrımız Şah’tır.” Hrant; Şah’tır.   İşte yaşadıklarımız…   Yaşayan da yaşatan da insan…   Aynı Aragon’un dediği gibi: “Kan bir renkten başka ne ki? Anlatsa anlatsa kavgaları anlatır Acıların toprağın üstüne oturmuş”   Sevgili Hrant, sen bir düş gördün insanlık adına, ama yaşayamadın.   Biliyorsun ki “Düşleri yaşayanlar değil, yaratanlar tarihe kalıyor.”   Kötülere inat daha dik duracağız artık Hrant. Geleceğe iyice anlatacağız “Kötülerin Tanrı’yı, Tanrı’nın ise iyileri kullandığını.”   Sevgili Hrant; gittin gideli, “içlerimiz hep yalnızlıklarla dolu ama gözlerimiz uzakta da olsa, kederli her sabah ilkyaza bakıyor…”   Bizler artık bu topraklarda kirlenmeden ayakta kalmanın mücadelesini vermeye başladık.   Yani Hrant, burada insanlığın şirazesi iyice bozuldu. “İnsanlık bugün de kaytardı mesaiye gelmedi.”   Sevgili Hrant; mektubu fazla uzatmayayım, benim arkamdan da yazacaklar vardır, onları da okursun.   Mektubuma burada son veriyorum.   Sevgiyle kal, kendine iyi bak…   Kardeşin Fahri.   NOT: Haa!.. Aklıma gelmişken söyleyeyim; burada sonbahara girdik. Oralar nasıl? Önümüz kış; üşütme, ayakkabını değiştir.  
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Dr Şerafettin Özdoğan

Ağrının hikâyesi

  “Ağrının hikâyesi mi olur?”  “Yap tetkikleri, al filmleri görünsün ağrı nereden kaynaklanıyor, nedir sebebi?”   Var mıdır ağrının hikâyesi sahi, şöyle üstelik bölüm bölüm ve her biri birkaç perde…  Var! Üstelik özellikle kronikleşen her ağrının bir hikâyesi var. Üstelik taa çocukluktan gelen bir hikâye…    Günümüzde teknolojinin ilerlemesi ile ağrının hikâyesini anlamak yerine yazının başlangıcındaki işlemler yapılıyor ve kısa zamanda karar verebilme içgüdüsü ile ağrının asıl çıkış hikâyesi unutuluyor. Sonrasında uygulanan tedaviler de bu yüzden etkisiz kalabiliyor veya geçici süre ile çözüm olabiliyor.   Oysaki ağrının hikâyesi çok eskilerden ve neredeyse çocukluktan gelen bir hikâyedir.    Üç bölümdür!   Son bölüm ve son sahnede doktor muayenesinde tespit edilen ve tetkiklere yansıyan görünümdür. Hikâyenin mekanik olanıdır. Gözle görülür, bazen elle de tutulabilir. Maddeseldir. Belki de bu nedenle de en inandırıcı olanıdır. Suçlanır! Ve “evet, işte orası!” denilen andır.    Bardak az önce taşmıştır ve en çok o son damla konuşulur. Son damlanın gelişi yine bir mekanik hareketle oluşmuştur, son sahneden hemen bir önceki sahnede; “Tam yüzümü yıkamak için eğilmiştim ki birden bir ses geldi ve ağrı başladı. Tutuldum”   Tutulmanın ayak sesleri, aslında ağrının hikayesinin mekanik olan üçüncü bölümünün tamamına hâkimdir. Son iki sahneye gelene kadar bazen haftalar, bazen de aylar süren bir hâkimiyet. Bedeni mekanik olarak yanlış kullanma veya zorlamalarla ilerler… Bir anda başlayan ağrı aslında tek bir anın ve tek bir sahnenin ağrısı değildir.   İkinci bölüm; Uzun bir süredir devam eden biyolojik zorlanma ve kaosdur. Yetersiz beslenme, yetersiz uyku gibi biyolojimizi ve fizyolojimizi olumsuz etkileyen bölümdür. Kaoslar derinleştikçe blokajlar artar ve kaos daha çok yerleşir. Ve son bölümdeki mekanik sürecin hasarlar oluşturmasına zemin hazırlar…   İlk bölüm; Çocukluktan başlar ve zihinlere yerleşir. “Ayyy! Amann! Dikkat!” “Korkma!..” Korumaya çalışırken çoğu zaman kaygı ve korku yerleşir…  Yaş ilerledikçe de kaygılar katlanarak artar; “Soğuk su içme hastalanırsın!” “Belin açık kalmasın, belin tutulur!” “Mineral, vitamin eksikliğinde bunlar, şunlar olur, ağrılar çok olur!” “Falanca hastalıkta dayanılmaz ağrılar olur, yıllarca geçmeyebilir!!” “Ameliyat olmazsan felç olursun! Ağrılarla yaşamak zorunda kalırsın!..”   Her olay, her hareket bir tehdit algısı olarak algılanmaya başladığında çoktan diğer bölümlere geçilmiştir…     Ve final sahnesinde artık bardağı taşırmak için herhangi bir damla yetecektir…   Ağrıyı anlamak için hikayenin son sahnesinden değil de en baştan incelenip anlaşıldığında çözüm de çok sade olacaktır!..   Sevgi ile…   Uzm. Dr. Şerafettin ÖZDOĞAN Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon  Bütüncül Tıp Uygulayıcı Eğitmeni [email protected] (Bir sonraki yazı, “Ağrının hikâyesini anlamak!”)
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İkbal Kaya

Dinlemek

  “Her tartışmayı kazanmak zorunda değilsin!” Tartışırken karşınızdakini dinliyor musunuz? Yoksa o konuşurken ne konuşacağınızı mı planlıyorsunuz? Genelde böyle oluyor. Dinlemiyoruz. Bir an önce söz bize gelsin de biz de bir şeyler söyleyelim peşindeyiz. Hele bu bir fikir ayrılığı ise haklı olduğumuzu ikna etmek için adeta apartta bekliyoruz.  İş tamamen kazan-kaybet meydan savaşına dönüyor. Fikrini kabul ettirtmezsen sanırsın ki büyük bir toprak parçası kaybettin. Silahlarını bırakıp geri  çekilmeyi de bilmiyorsun. Bu sefer de karşı tarafa tabiri caizse hırsından bel altı vurmaya çalışıp, konuyla hiç ilgisi olmayan geçmişten biriktirdiğin şeyleri gündeme getirmeye başlıyorsun. İşte o an…  Tartışmaya neden başladın, ne konuştun, o ne anlattı hepsi birbirine karışıyor. Tabi ki en sonunda susuyorsun, çekip gidiyorsun. Ya da o gidiyor.  Hiçbir şey çözülmeden, kinini büyüterek bir dahaki sefere daha güçlenmek için kafanda kurup duruyorsun. Kazanan yok, kaybeden çok. Halbuki...  Her tartışmayı kazanmak zorunda değiliz. Fikrini illaki kabul ettirdiğinde neler hissediyorsun?  Ya da fikrini kabul ettirmek neden bu kadar önemli? Kimse kimseyi ikna etme çabası olmadan birbirini dinleyemez mi? “Ben senin yerinde olsam…” “Sen benim yerimde değilsin ki!” Yerimde olmanı da istemiyorum ayrıca... Sadece dinlesen nasıl olur? Senin fikrinden, senin deneyiminden önce beni dinlediğini bilmem kendimi iyi hissetmem için yeterli olur. Bırak ben kazanayım bir kerede. Senin gibi olamasam da, düşünemesem de, yapamasam da... Beni  ben olduğumu bilerek izin vermen ikimiz için büyük kazanç olurdu.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Dr. Cüneyt Tuğrul

Yeni bir tıp bakışı mı geliyor?

  Bilindiği gibi dünya da en hızlı değişen sektörlerin başında sağlık sektörü gelmektedir. Cihaz Parkı'ndaki çok önemli gelişmeler ve  aynı zamanda hastalıklar hakkındaki bilgilerimizin değişmesi ile beraber tedavi protokollerinde de büyük değişimlerin oluşması izlemektedir. Özellikle 2008'den itibaren vücutta yaygın olarak bulunan mikroorganizmaların  tanınmasıyla beraber bu mikroorganizmaları bir düşman olarak görmekten bazılarını dost olarak görmeye dönen bir süreç yaşanmıştır.    Mikrobiyolojik altyapıyı daha iyi anlamamızı sağlayan en önemli gelişme laboratuvarlarda RNA 16 S sıralama denen bir yöntemle mikropların sadece aktiviteleri ile saptanması değil ama hücre parçaları olan RNA larının saptanması ile devreye giren bir süreç yaşanmasıdır. Bu yöntem ile daha önce yüzlerle ifade edilen bakteri çeşitliliği artmış ve binlerce türün saptanmasına sebep olmuştur. Günümüzde vücudumuzda hücre sayısı olarak bizden kat kat fazla hatta 10 misli daha fazla bakteri virüs ve mantar hücresinin olduğunu bilmek ilginç gelecektir. Daha iyi anlaşılabilmesi için şöyle ifade edebiliriz dünyayı salgın tehdidi altına alan koronavirüsü okadar küçüktür ki tümü toplandığında sadece bir kilo bir ağırlığı bile bulamazken insan vücudunda 3 kiloya yakın Mikroorganizma vardır.     Eskiden beri vücutta olan hastalıkların beslenme ile olan ilişkisi zaten bilinmekteydi ancak aradaki bağlantı tam olarak açıklanmadan bunların sadece alınan gıdalara gösterilen allerjik reaksiyonlar olarak görülmesi veya mikropların vücutta birer düşman özelliği ile yayılmaları olarak değerlendirilmesi geçerliydi. Halbuki zaman içinde aslında sindirim mekanizmasında bakterilerin düşünüldüğünden çok daha aktif yer aldığı görülmüştür. Daha önce vücut tarafından sindirilildiği kabul edilen birçok gıda maddesinin temelde bağırsaktaki bakteriler tarafından önce parçalandığını daha sonra vücut tarafından kullanılabilir haline geldiğini öğrenmiş bulunmaktayız.  Elbette bu öğrenimle beraber alerjilere bakış besinlerin meydana getirdiği şeker hastalığı ve aşırı kilo başta olmak üzere kalp hastalıkları, damar hastalıkları, siroz a kadar gidebilen karaciğer yağlanmaları yanı sıra vücutta otoimmün denen bağışıklık sisteminin kendisine kendi kendisine zarar verdiği mekanizmalarının da pek çoğunun bu bakteriyel dengedeki bozukluklara bağlı olduğu düşünülmeye başlanmıştır. Kişinin o bozuklukları beslenme ile tetikleyebildiğini gösteren çalışmalar her gün artmaktadır.    Çocuklarda mikrobiyom ve akciğer hastalıkları ve Astım, Antibiyotiklerin yükselişi barsak mikrobiyomunun değişimi ve insalarda görülen kilo artışı, sivilceler probiyotikler barsak- beyin - cilt aksı, barsak mikrobiomu ve akıl sağlığı, Allerjik hastalıklar barsak bakterileri ve beslenme, erken yaşlardaki çevresel etkiler ve ruh durumu : biyolojik psikiatri, Anksiyete ve depresyon gibi durumlarda stres ve barsak ilişkisi, Otizm ve barsak problemleri ilişkisi, sızan barsak ve Multipl Skleroz hastalığı gibi pek çok alanda araştırmalar yapılmakta hastalıklar ile barsak sağlığı arasındaki ilişkiler daha iyi anlaşılmaya çalışılmaktadır. Bulgular her gün yeni mikrobiyom etkinliği ve tadvisi bakışını desteklemekte, tıbbi durumlar ile bu durumu oluşturan barsak kökenli bakteriel sebepler arasındaki bağlantıların gün geçtikçe daha iyi anlaşılmasını sağlamaktadır.    Bu çalışmalar sadece gençler ve bazı hastalıklar için değil ama yaşlanma dönemininde daha iyi anlaşılması ve desteklenebilmesine olanak sağlayacağı için her yaş grubu için önemlidir. Örneğin Parkinson ile ilgili çalışmalar yapılırken kabızlığın pek çok hastada ilk bulgu olarak karşılaşıldığının fark edilmesi, beyinde birikerek Parkinson a sebep olan bazı kimyasalların aslında barsakta üretildiği ve sinirler aracılığıyla beyine taşındığının bulunması, hastalıkta beslenmenin önemini gösterdiği gibi barsak bakterilerinin reorganizasyonu ile parkinson un da geriletibileceğine dair umut vermektedir. Her ne kadar bakteriel tedaviler halen probiyotiklerin kullanılması aşamasında olsa da, araştırmalar bu hızla devam ettikçe parkinson ve buna benzer barsak bakterilerinden köken aldığı düşünülen hastalıklara yönelik spesifik bakteriler içeren tedaviler yakın zamanda piyasada bulunabilecektir.    Hipokrat’ın dediği gibi ‘Bütün hastalıklar bağırsaklarda başlar’, diye düşünülen bir tıbbın gelişmesini izlediğimiz günlerdeyiz.   
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Rıza Mutkilioğlu

Altınordu'ya acı fren

Zirve mücadelesinin kıyasıya sürdüğü Spor Toto 1. ligde, play-off altılısından kopmak istemeyen İzmir temsilcisi kesin galibiyet parolası ile çıktığı Samsunspor maçını beraberlikle bitirdi. Kaptanı Sinan'a 3 hafta sonra kavuşan kırmızı lacivertli ekip, 3-4-1-2 dizilişi ile sahaya yayılırken Ertuğrul Sağlamın tercihi ise 4-1-4-1 olarak şekillenmişti. Sert bir orta saha mücadelesi şeklinde geçen maçta gol pozisyonu yok denecek kadar az gerçekleşti. İlk yarının daha 8 dakikasında rakibi Furkan Çil'e çok sert bir şekilde kayarak giren Gökhan Alsan, hakemin elinden sarı kartla kurtulurken tehlike çanları da çalmaya başlamıştı karadeniz ekibi için. Nitekim henüz 23 dakikada aynı Gökhan bu defa Recep Aydın'a sert girmenin bedelini oyundan atılarak ödüyor ve misafir takım ilk devrenin sonuna 10 kişi olarak giriyordu. İkinci yarıda Altınordu'nun gençlik ve sayı üstünlüğü ile skoru lehine çevireceğini bekleyenler yanılıyordu. Henüz 48 dakikada kaptan Sinan'ın sakatlığının nüksederek takımını terk etmesi ve aşırı hızlanan yağmurun etkisi maçın bereberlik yüzdesini güçlendiriyor ve seyredenlere sanki “atan kazanır” duygusunu yaşatıyordu. Dakikalar 72 yi gösterdiğinde hakeme küfür eden samsunsporlu Nadir Çiftçi direkt kırmızı kartla takımını 9 kişi bırakırken haftaya oynayacakları lider Giresunspor maçı için de kulübüne de adeta ihanet ediyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse eksik olmasına rağmen Altınordu'dan daha derli toplu oynayan Samsunspor galibiyete daha yakın olan taraftı. Yağmur ve sert bir rüzgar altında oynanan ve seyir zevki vermeyen mücadelede saman alevi gibi parlayan cılız ataklar izledik.mücadelenin bitiş düdüğü hiç kimseyi üzmedi diyebiliriz. Böylece her iki takım da oynayacakları maçları beklemeye başladılar. Zirve mücadelesinde Süper Lige çıkacak takımları belirleyecek çok önemli ve keyifli bir sekiz hafta sporseverleri beklemekte.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Av. Arb.Damla Erel Yurul

Tam kapanmanın yargılama faaliyetleri yönünden değerlendirilmesi

  -26.04.2021 tarihinde Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Cumhurbaşkanlığı Kabinesince alınan tam kapanma tedbirlerine ilişkin kararın yargılama faaliyetleri yönünden değerlendirilmesi bakımından Hâkimler ve Savcılar Kurulu Genel Kurulu toplanarak 27.04.2021 tarihinde bazı kararlar almıştır. Bu kararlar şu şekildedir: 1. İlk derece adli ve idari yargı mercileri ile bölge adliye ve bölge idare mahkemelerinin, yargı yerlerinde icra edeceği duruşma, müzakere ve keşifler 29 Nisan 2021 Perşembe günü saat 19.00’dan, 17 Mayıs 2021 Pazartesi günü saat 05.00’e kadar ertelenmiştir. Kararda tutuklu (duruşma açılıp açılmaması hâkim veya mahkeme heyetinin takdirinde olmak üzere) ve acil işler, dava zamanaşımı yakın olan soruşturma ve kovuşturma dosyaları, yürütmenin durdurulması istemleri ile ivedi sayılacak diğer iş ve işlemler istisna tutulmuştur. 2. Duruşma, müzakere ve keşiflerin ertelenmesine yönelik işlemler evrak üzerinden ve duruşma açılmadan gerçekleştirilecek olup yeni duruşma günü ile keşif saati masrafları gider avansından veya kamu bütçesinden karşılanmak ve her türlü iletişim vasıtalarından yararlanmak suretiyle uyuşmazlığın taraflarına bildirilecektir. 3. Ceza Muhakemesi Kanununa göre tutukluluk değerlendirmesinin zorunlu olduğu durumlarda duruşmalar, tutuklu ve müdafiinin SEGBİS ile (Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi) dinlenilmesi suretiyle gerçekleştirilecektir. 4. Tutukluluğa itiraz, yürütmenin durdurulması kararlarına itiraz ve infaz hâkimliğine yapılan itirazlar ile müzakereler, öncelikle UYAP imkânları kullanılarak veya uygun görülmesi hâlinde sair iletişim vasıtalarından istifade edilmek suretiyle gerçekleştirilecektir. 5. Tam kapanma önlemleri kapsamında ertelenmesine karar verilen duruşma ve adli işler, uyuşmazlık konusu işin taraflarının zarar görmesini engelleyecek şekilde, mümkün mertebe sokağa çıkma kısıtlamasının bittiği tarihten sonraki iş günlerine bırakılacaktır. 6.İhtiyati tedbir ve bu işleme yönelik itirazların salgının önlenmesine yönelik tedbirlere riayet edilmek suretiyle ele alınacaktır. 7.Erteleme süresince adli hizmetlerin tamamen durması gibi bir durum söz konusu olmayıp suç ve suçlulara ilişkin ihbar ile şikâyetler kanun önünde dava ve iddia hakkı çerçevesinde devam edecektir. -İçişleri Bakanlığınca açıklanan tam kapanma tedbirlerine ilişkin genelgede, istisna kapsamında olduğunu belgelemek ve muafiyet nedeni/güzergâhı ile sınırlı olmak kaydıyla; zorunlu müdafi/vekil, duruşma, ifade gibi yargısal görevlerin icrasıyla sınırlı kalmak kaydıyla avukatlar ile dava ve icra takiplerine ilişkin yapılacak zorunlu iş ve işlemler için adliyelere gitmesi gereken taraf veya vekilleri (avukat) ile mezat (açık artırma yoluyla yapılan satış) salonlarına gidecek ilgililer sokağa çıkma kısıtlamasından muaf tutulmuştur.  -İş sözleşmesinin işveren tarafından feshi yasağı 30.06.2021 tarihine kadar uzatılmıştır. Ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzeri sebepler, belirli süreli iş veya hizmet sözleşmelerinde sürenin sona ermesi, işyerinin herhangi bir sebeple kapanması ve faaliyetinin sona ermesi, ilgili mevzuatına göre yapılan her türlü hizmet alımları ile yapım işlerinde işin sona ermesi halleri istisna tutulmuş olup bu haller dışında iş sözleşmesinin işveren tarafından feshi yasaklanmıştır. Bu yasağa aykırı olacak şekilde iş sözleşmesinin feshedilmesi halinde sözleşmesi feshedilen her işçi için fiilin işlendiği tarihteki aylık brüt asgari ücret tutarında idari para cezası verilecektir. -Kısa çalışma ödeneği uygulaması 30.06.2021 tarihine kadar uzatılmıştır. -Çeklerle ilgili Ticaret Bakanlığınca yayınlanan tebliğe göre ise, a) İbraz süresinin son günü, 30.04.2021 ila 31.05.2021 tarihleri arasına isabet eden çeklerin, belirtilen tarihler arasında bankaya ibraz edilmesi halinde, çek hesabı sahibinin hesabında çekin karşılığının bulunması kaydıyla çek bedeli ödenecektir. b) İbraz süresinin son günü, 30.04.2021 ila 31.05.2021 tarihleri arasına isabet eden çeklerin, belirtilen tarihler arasında bankaya ibraz edilmesi ve çek hesabı sahibinin hesabında çekin karşılığının bulunmaması halinde, 01.06.2021 tarihinden önce 5941 sayılı Çek Kanunu kapsamında karşılıksızdır işlemi yapılmayacaktır. 01.06.2021 tarihinden sonra ise söz konusu çeklerle ilgili gerekli işlemler yapılabilecektir. Anılan düzenlemenin gerekçesinde, tam kapanma ile birlikte ticari hayatta meydana gelecek yavaşlamanın tacir ve esnaf bakımından olası olumsuz etkilerini azaltabilmek ve tam kapanma dönemi içinde ödemelerini planlayabilmelerine imkân verebilmek amacıyla, tacir ve esnafın 30.04.2021 ila 31.05.2021 tarihleri arasına isabet eden kambiyo senedinden ve özellikle çek ve bonodan kaynaklanan borçları ile kamu idarelerine olan borçlarına ilişkin olarak 2021 yılı Mayıs ayı sonuna kadar yasal takip başlatılmamasının amaçlandığı ifade edilmiştir. Söz konusu düzenlemeyle Covid-19 salgın hastalığı nedeniyle uygulanan kısıtlama tedbirleri kapsamında çekini bankaya ibraz edemeyen alacaklının hakkının korunmasının yanı sıra borçlunun ödeme günü bu tarihler arasına denk gelen borçlarını 01.06.2021 tarihinden sonra ödeyebilmesine de imkân sağlandığı belirtilmiştir.                                                                                  Arb. Av. Damla EREL YURUL  
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Dilara Şafak Kılıç

Türk kahvesi geleneği

Eskiden Türk kahvesi ikram edilecek misafire 7 ila 21 arasında reçeli sunmak bir gelenekmiş. Kahve keyfinde 7'den az reçel evin hanımı ya da kızı tarafından sunulmazsa o kişi beceriksiz olarak nitelendirilirmiş. Misafir kahveden önce reçel yiyip sonra kahveyi içermiş. Eğer misafir birden fazla reçelden yerse görgüsüz olarak değerlendirilmiş. Reçel kabını eline alıp kaşık kaşık tabağına alanların ise arkasından gülünür dalga geçilirmiş. Eskiden şu anda olduğu gibi şekerli, orta şekerli gibi seçenek sunulmadığı için arada çiçek suyu, ak amber, pekmez veya çeşitli baharatlar ekleyerek kahveyi tatlandırmak adetmiş. Arap coğrafyasının en bilinen kahvesi; Mırra Arap coğrafyasının en bilinen kahvesidir. Acı anlamına gelen murdan kelimesinden türemiştir. Herhangi bir kahve çekirdeği kavrularak bir çeşit havana alınıp çok inceltmeden dövülür. Cezveye alınıp kaynatılır telvesi mut bak adı verilen bir kaba alınır ve kahvenin üstüne tekrar su eklenerek tekrar kaynatılır. Bu işlem birkaç kez tekrarlanır. Kahveye tat vermesi için servis edilirken isteyen kakule ekler. Kahve yeteri kadar koyu kıvama gelince fincana eklenir. Büyükten küçüğe doğru servis edilir. Çok acı olduğu için küçük fincanlarda yarısına gelene kadar doldurularak servis edilir ve genellikle tek yudumla içilmesi önerilir. Mırrayı içen kişiye bardağı temizlenerek tekrar servis edilir. İki kere içilen mırra fincanı servis eden kişiye geri verilir. Eğer kişi mırra fincanını servis eden kişiye değil de masaya veya yere koyarsa fincanı altınla doldurmak, servis edenin çeyizini hazırlamak, servis edenle evlenmek veya evlendirmek zorunda kalırmış. Ülkemizde genellikle Arap kültüründen bir nebzede olsa etkilenen güney doğu bölgesinde yaygın bir çeşittir.    
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Suna Üçkarışoğlu

Savunmasız çocukların acı çektiği bir dünyada vicdanımıza söyleyebileceğimiz bir şeyler olmalı

    Çocukları Kim Kurtaracak?     80’lerin başında meşhur olmuş ağlayan bir çocuk portresini beden eğitimi öğretmenimizin evinde gördüğümde öyle çok etkilenmiştim ki gözlerim dolmuştu. Oysa henüz on üç on dört yaşlarında bir çocuktum.   Ağlayan kumral saçlı bu çocuğun gözlerinde içe işleyen üzüntü öyle derindi ki bakanın bir daha bakmasına neden oluyordu.   Bu çocuğun hüznü, kederi, gözyaşları bir anda ülkenin her yanını sarmıştı. Evlerin, bakkal dükkânlarının, kahvelerin, iş yerlerinin duvarlarını süsleyen bu poster neden bu kadar insanların yüreğine dokunmuştu ki?     Elbette, o yıllarda bizleri etkileyen yalnızca bu poster değildi. Babamın Kitapevinde Kemalettin Tuğcu kitapları kapış kapış satılır, okula giden her çocuğun çantasında mutlaka bir tane bulunurdu.   “Kemalettin Tuğcu okurken ağlayarak büyüyen çocuklardık biz.” Kemalettin Tuğcu’nun eziyet gören yoksul çocuk kahramanlarıyla Yeşilçam’ın mutlu sonla biten yetim hikâyeleri arasında büyük bir duygudaşlık vardı.      Türkiye’nin hızlı bir değişim geçirdiği yılların yazarı olan ve 300’den fazla romana imza atan Tuğcu, Yeşilçam’daki çocuk yıldızların rol aldığı filmlerin ilki olan Ayşecik’in senaryosunu da yazmıştı. Köyden kente göçle birlikte bilmedikleri bir dünyada yalnız ve korumasız kalan boynu bükük yetimleri, genç yaşta çalışmak zorunda kalan, sürekli eziyet edilen ve tüm ailesinin sorumluluğunu almak zorunda bırakılan çocukları, dilenci çetelerini, seyyar satıcıları, her şeye rağmen okumaya çalışan yeraltı çocuklarını anlatmıştır. Şehrin tüm yükü ve kiri pası bu çocukların üstündedir adeta.   Yoksul ama gururlu Türkiye için erdemli bir rol modelidirler. Ahlaklı, dürüst, çalışkan, iyi bir vatandaş olmanın önemi vurgulanır bu romanlarda.    “İyi de, bu çocukların bu kadar acı çekmesini kim istiyor?”      Daha dün gibi sinemaların salı veya çarşamba günleri gündüz kadınlar matinesine tüm komşularımızın toplanarak gittiği günler.    Bizlerde okuldan çıktığımız gibi üzerimizde önlükler elimizde çantalarla sinemanın kapısına gider içeriye biletsiz girmek için görevlilere yalvarırdık. Filmin son on dakikası kaldığı için görevliler yakarışlarımıza dayanamayıp hepimizi içeriye alırlar, kırmızı halıyla kaplanmış geniş basamaklı merdivenlere oturmamızı söylerlerdi.     Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur filmlerinde salya sümük ağlayan annelerimize kıkırdayarak güler, filmde onları bu kadar ağlatacak nedenin ne olduğunu anlayamazdık.     Oysa aynı bizler, Ayşecik, Ömercik filmlerine denk geldiğimizde annelerimizin gözyaşlarına kimselere göstermeden usulca eşlik eder önlüğümüzün cebinden çıkardığımız buruşuk beyaz bez mendillere sessizce burnumuzu silerdik. “Türkiye toplumu; ağlayan çocuk tablosunu evlerine, işyerlerine asarak çocuklarına gösterdiği hoyratlığın ve ilgisizliğin kefaretini ödemekte, suçluluk duygusundan da Türk filmlerini izlerken ağlaya ağlaya kurtulmaya çalışmakta.”       Anne babalarımız acı çekiyordu. Onlar acı çektiği için bizler de acı çekiyorduk. Tıpkı Türk filmlerinde olduğu gibi anne babalarımızı kurtarmak için çocukluğun ne olduğunu bilmeden küçücük yaşta büyüyorduk. 10 yaşında erkek arkadaşlarımız oto tamircilerde dayak yiye yiye meslek öğrenirken kızlar küçük yaşta evlendirilmek için dikiş, nakış, oya yapmasını öğreniyorduk.       Bütün bunlar bizlere bakamadıkları için, yeterli para kazanamadıkları için, bir bisiklet dahi almaya ayıracak paraları olmadıkları için oluyordu. Bu yüzden de Türk filmlerinde çocuk karakterlerin sık sık bisiklet istemesi bundandır.      Anne babalarımızın acı çekme nedenleri elbette sadece yaşadıkları ekonomik zorluklar değildi.      Onlar kendi hayatlarını değil, anne babalarının, toplumun dayattığı hayatı kurmuş ve tüm imkânsızlıkları zorlayarak ayakta kalmaya çalışıyorlardı. Gençlik yıllarında hayalini kurdukları hayatı yaşayamamanın verdiği kederde çoktan boğulmuşlardı.      “Hepimiz dayak yiyerek büyüdük. Çünkü bu yöntemi doğru sanıyorlardı.”          Anne babalarımız dayaksız eğitim olacağını bilmiyorlardı. Anne babalarından ne görmüşlerse öyle yapıyorlardı. Oysa bizler kızgın sacın üzerinde dayak atılarak dans etmemiz istenen ayı değil hiç tanımadığımız bir dünya da neyin ne olduğunu anlayarak büyümeye çalışan çocuklardık.       Ya annemiz döver babamız sever. Ya da babamız döver annemiz severdi. Ya da ikisi birden döverdi. İkisinin birden hiç dövmeden, sadece bizlerle konuşarak bilmediklerimizi anlattıkları görülmemiştir. Onlara göre biz çocuktuk ve bir şeyden anlamazdık.       Yediğimiz dayaklar çoğu zaman anne baba dayağını aşar, okulda öğretmenlerimizden, sokakta bizden büyük çocuklardan, abla veya ağabeylerimizden dayak yerdik. Zaman zaman da komşularımızdan…   “Çocuk dövmek normal bir şeydi.”        Çocuklarını döverek büyütmek bizim anne babalarımız için çok normal bir şeydi. Çünkü dövmezlerse komşuları, “Kızını dövmeyen dizini döver,” diyerek akıl dahi verirlerdi.      İşin gerçeği anne babalar çocukları nasıl yetiştirmeleri gerektiğini bilmezlerdi. Devlette bu konuyla ilgili pek bir şey yapmazdı. Yapar görünürde yapmazdı. Anne babalarımız kitap okumamızdan korkarlardı. Eve geç gelmemizden, çok arkadaş edinmemizden, yeni fikirlerden, süslü püslü giyinmemizden, sakız çiğneyip patlatmamızdan, yabancı müzikler dinlememizden, kötü alışkanlıklar edinmemizden.   “Anne babalarımız bizleri kendi anne babalarının uyguladığı sert yetiştirme kurallarından bir tık daha serbest yetiştirdi. Biz de çocuklarımızı anne babalarımızın bizi yetiştirdiği sert kurallarından bir tık daha serbest bırakarak yetiştiriyoruz.”        Aslında toplum olarak kendimizi suçlu bir yetişkinden çok, acılı bir çocuk olarak görmekteyiz.     Büyümemiş, hep çocuk kalmış bir toplumun hissettiği mağduriyet duygusu ise onulmaz bir yaradır bizim için.  Daimi bir ebeveyn arayışı içinde olduk bu yüzden. Birileri bizim yerimize düşünsün. Bizim yerimize karar versin. Bize sahip çıksın. Korusun kollasın dedik durduk. Oysa kocaman kadınlar adamlardır artık.       O yüzdendir ki her takım elbiseli siyasetçiye bir tür baba gözüyle baktık “Devlet Baba!” dedik.       Acılarımızı müzik yapan, Orhan Gencebay’a ‘Orhan Baba’, Müslüm Gürses’e ‘ Müslüm Baba’, Ferdi Tayfur’a da, ‘ Ferdi Baba’ dedik.  “Bu Çocukları (Türk Toplumunu) Kim Kurtaracak?          Biz hiç büyümedik. Büyümemize izin vermediler. Tıpkı anne ve babalarımızın büyümelerine izin vermedikleri gibi…      Bu yüzdendir çizgi filmleri büyük bir keyifle izlememiz. Bu yüzdendir çocuklarımıza aldığımız oyuncaklarla oynamamız. Bu yüzdendir sanki biz okula gidiyormuşuz da öğretmenden aferin alacakmışız gibi çocuklarımızın ödevlerini yapışımız. Bu yüzdendir cep telefonlarına olan bağımlılığımız. Bu yüzdendir herkese çabucak inanışımız. Bu yüzdendir sahtekârlara para kaptırmamız. Bu yüzdendir her siyasetçinin vaatlerine inanışımız. Bu yüzdendir her söyleneni doğru sanışımız. Bu yüzdendir para hesabı bilmeyişimiz. Bu yüzdendir filmlerdeki acıklı sahnelerde hala çocuk gibi ağlayışımız.   “Artık Büyüme Zamanı Geldi”        Kuşaklar boyu acı çektik, çektirildik. İster buna devletler yüzünden deyin. İsterse hükümetleri suçlayın. İsterseniz dünyadaki sistemi…      Ama emin olun sonuç değişmeyecek siz değişmediğiniz sürece.  Değişim dediğiniz şey bilmekten geçer. Bilmek korkularınızı yenmenize, korkusuz olmanızsa düşlerinizi gerçekleştirmenize, düşlerinizi gerçekleştirmenizse mutluluğunuza neden olur.       Ayrıca bilmek sizi geliştirir ve güçlü kılar. Ekonomiyi bilir, nasıl para kazanacağınızı öğrenirsiniz. Hangi meslekleri seçtiğinizde daha iyi bir gelecek kuracağınızı anlarsınız. İnsan sarrafı olursunuz. Sizi kandırmalarına böylelikle izin vermemiş olursunuz.      Çocuklarınızı nasıl yetiştireceğinizi kulaktan dolma değil bilimsel araştırmalardan yola çıkarak şekillendirirsiniz. İnsanları dinlemeyi öğrenirsiniz. Dinlemekten kasıt ne demek istediklerini anlarsınız.      Psikolojiyi öğrenirsiniz. Başta sizin psikolojinizi anlar, sonra ailenizin ve sonunda toplumun.     Bir toplumda suç oranı giderek artıyorsa bunun nedenlerini maddeler halinde sıralar çözümler sunarsınız.     23.Nisan Büyüyen Çocuk Bayramımız Kutlu Olsun.                                                                                                                                                                                                                                  Sevgiyle ve İnsanca Kalın                                                                                                                                         [email protected]          
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Deren Didem Akaltun

Online eğitim(sizlik)

Online eğitim(sizlik) Online eğitim şu an ilkokul öğrencisinden üniversite öğrencisine kadar tüm öğrencilerin ortak sorunu ve kaygısı. Bu eğitime ulaşamayan öğrencilerin; ilkokulda olup okuma yazmayı, toplama çıkarmayı öğrenmeye çalışanların, sınav senesi olanların ve daha bir çok öğrencinin bu süreçte çok zorlandığını belirtmeme gerek olmadığını düşünüyorum. COVİD-19 salgınının hala ciddi bir noktada olması ile birlikte okulların açılması veya açılmaması konusunda çelişkili kararlar verilmesi; öğrencilerin ve velilerin endişesini daha da arttırdı ve bununla beraber bu konudaki merak da arttı. "İkinci dönem okulları açacağız" denmesine rağmen açılacağından hiçbirimiz emin değiliz çünkü inanıp inanmama konusunda daha önce yapılanlardan dolayı tecrübeliyiz. "Sınavlar var" dediler, "Kesin yapacağız" dediler ve iptal oldu, "Okulu açacağız geleceksiniz" dediler sonra tekrar kapandı. "Tekrar sınav var" dediler biz de "Bu sefer tamam ciddiler" dedik, yine son gün "Yok" dediler. "Yetkililer sorunları ya görmüyor ya üç maymunu oynuyor" Zaten zor şartlar altında öğrenim görmeye çalışan öğrencilerin, yani bizim kafamızı bu belirsizlikler karıştırırken; kaygıya, strese ve daha bir çok soruna sebep oluyor. Lise öğrencisi olarak şunu sormak istiyorum: Birinci dönem için sınav kimseye olmayacak da bize neden ikinci dönemde birinci dönemin sınavı olacak? Bizde herkes gibi online almadık mı dersleri? Online eğitimde diğer öğrencilere verim az da bize fazla mı? Bu sıralar devletin de çok kullandığı Twitter veya İnstagram gibi sosyal medya mecralarına girerseniz benim gibi öğrenciler tarafından yönelndirilen daha çok soru bulabilirsiniz ama görmesi gereken kişiler bunları görmüyorlar ya da üç maymunu oynuyorlar. Sonuç olarak şu iki soru önemli: Birincisi okulları açacağız diyorsanız tüm okulların hijyen kurallarına uyacağından nasıl emin olacaksınız ve bunun garantisini nasıl vereceksiniz, ,kincisi okullar online devam edecekse eğitimde eşitliği nasıl sağlayacaksınız; yani interneti, tableti, televizyonu olmayan öğrencilere bu eğitimi nasıl sağlayacaksınız? Bu süreç ne kadar devam edecek bilmiyoruz, nasıl olacak onu kimse bilmiyor ama bildiğim tek bir şey var o da şu an yaşadıklarımız; yani yaşatılanlar günümüz sorunu olarak kalmayacak, gelecekte de etkilerini gösterecek. Hep birlikte görecek ve yaşayacağız.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Emre Uğur

Süper Lig'de son durum

BEŞİKTAŞ- YENİ MALATYASPOR Geçen senenin şampiyonu Beşiktaş, şaşalı bir yaz transfer döneminin ardından lige de iyi bir başlangıç yaptı. Kadrosuna Pjanic, Texeira ve Batshuayi gibi önemli isimleri katan siyah beyazlılar, Vodafone Park’ta Yeni Malatyaspor’u ağırladığı maçtan 3-0’lık galibiyet ile ayrıldı. Öncelikle Beşiktaş yönetimini bir konudan dolayı tebrik etmek istiyorum; Pjanic, Batshuayi gibi yıldızları kadroya kazandırmak büyük transfer başarıları ancak bence bundan daha önemli olan olay, geçen sene ki şampiyon kadronun kiralık olarak oynayan önemli isimlerini kadroya kazandırmak. Özellikle Rosier’e İngiltere ve Fransa’dan teklifler olmasına rağmen takıma kazandırılması büyük iş. Malatyaspor maçına gelecek olursak, karşılaşma öncesi Beşiktaş’ın ağır favori olduğu bir maçtı. Nitekim maç 3-0 sonuçlandı. Beşiktaş’ın geçen sezondan oturmuş çok iyi bir sistemi var. Üstüne üstelik bu sezon bu sisteme doğru ve önemli eklemeler yapıldı. Yani güçlü olan Beşiktaş daha da güçlendi. Rakip takım orta sahada topla buluşunca çok çabuk topu kazanabiliyor Beşiktaş. Bunu çok kolay yapmalarının nedeni orta saha da ki alanı gerektiği yerde çok iyi daraltıyorlar ve rakip takımı çıkartmıyorlar. Bu da hem Beşiktaş’ın önde oynamasına hem de rakip takıma kolay pozisyon vermemesini sağlıyor.  Tabi burda Josef De Souza’nın da varlığı çok önemli. Bence Anadolu takımlarının Beşiktaş’ı yenmesi için orta saha da pas yapabilen ve ayağı iyi oyuncuları kullanması, iyi uzun top oynayabilmesi ya da kanatlarda topu rakip yarı sahaya taşıyacak oyuncular olması gerekiyor. İlk seçenek zaten çoğu Anadolu takımda bulunması zor bir opsiyon. Ben bu yüzden Beşiktaş’ın bu sene evinde Anadolu takımlarına zor puan kaybedeceğini düşünüyorum.   FENERBAHÇE- SİVASSPOR Süper Lig’in 4. Haftasında bu sene yeni teknik direktörü Vitor Pereira ile farklı bir sistem deneyen ve oynayan Fenerbahçe, evinde Sivasspor’u ağırladı. Karşılaşma Bright Osayi-Samuel ve Pedro Henrique’nin attığı gollerle 1-1 sona erdi. Öncelikle yaz transfer dönemine ilişkin Fenerbahçe’nin bazı yerlere doğru eklemeler yaptığını düşünmekle birlikte bazı kritik mevkilere de gerekli eklemeleri yapmadığını düşünüyorum. Özellikle sol kanat bek mevkisine transfer yapılmaması bence büyük bir hata. Çünkü 3’lü savunma’nın temelini oluşturan olay, stopere verilen roller ve kanat beklerinin performanslarıdır. Bir tane kanat bekini devşirmek kabul edilebilir ki bence Osayi Samuel orada oynadıkça üstüne koyarak ilerliyor ancak ikincisini de devşirmeye çalışmak ve üstüne üstlük bunu ofansif orta saha oyuncularıyla yapmak bazı problemleri beraberinde getirebilir. Öncelikle ben Sivasspor maçının dengelerini değiştiren olayın Tisserand’ın sakatlanması olduğunu düşünüyorum. Çünkü Avrupa’nın önde gelen 3’lü savunma takımlarına baktığımızda, genellikle sağ veya sol stoper bek veya orta saha dan devşirme olur. Bunun en temel nedeni o savunmacının hücuma çıkarken de etkili olmasını sağlamaktır. Çünkü stoperlerden biri atağa katıldığında rakibinden çoğu zaman +1 fazla oyuncu ile hücum etmiş oluyorsun. Bu da senin daha kolay pozisyon üretmeni sağlıyor. Fenerbahçe’de bu görevi gören oyuncu Tisserand idi. Tisserand sakatlanınca Fenerbahçe savunmasında bu rolü üstlenecek oyuncu kalmadı ve Fenerbahçe pozisyon üretmekte zorlandı. Mesut konusuna da bir değinmek istiyorum. Bence şu an Fenerbahçe’de Mesut’un ilk 11 başlaması için ihtiyaç olan orta saha profilinden yok. Mesut top rakipteyken savunma katkısı vermediği için Fenerbahçe top rakibe geçtiğinde 10 kişi oynuyor. O 1 kişinin yükünü ise orta saha ikilisinin taşıması gerekiyor. Gustavo-          Zajc ikilisi bence pek buna uymuyor. Eğer orda atletik, pres gücü yüksek ve tempolu bir oyuncu olsaydı bence Mesut oynayabilirdi.   TRABZONSPOR-GALATASARAY Süper Lig’in ilk büyük maçında kazanan çıkmadı ve bununla birlikte Türkiye’de ilk 4 maçını da galibiyetle bitiren takım kalmadı. Trabzonspor lige iyi başladı ve 4 büyükler içinde transfer takviyelerini en çabuk yapan takım oldu ve bu da onların lige diğer takımlara göre daha hazır bir şekilde girmelerini sağladı. Galatasaray, bence artık Türkiye’deki bütün takımların yapması gereken genç bir yapılanma kurdu. Önemli potansiyeller takıma kazandırıldı ve şimdiden bu isimlerin birkaçı yüksek bonservis bedellerine gidebileceğinin sinyallerini verdi. Maça gelecek olursak; Galatasaray’ın çok etkili oynadığı bir ilk yarı izledik. Özellikle yapılan presin şiddeti ve oyuncuların pres yapılırken ki uyumu çok önemli detaylardı. Nitekim golde Emre Kılınç’ın ceza sahası çizgisinin önünde yaptığı baskı sonucu geldi. İkinci gol ise hazırlanış bakımından güzel bir goldü. Özellikle Halil’in bu maçta gösterdiği performans çok umut vericiydi ancak Galatasaray henüz sahaya beklenilen direnci ve sertliği koyamıyor. Galatasaray standart bir baskı yerse bile kırılmaya çok müsait bir takım. Bence bu da orta saha da ki oyuncuların biraz yumuşak kalmasından kaynaklanıyor ama Galatasaray pres gücünü 90 dakikaya yayabilirse orta saha dada sertliği ve direnci bir nevi sağlamış olur. Ligin en güçlü rakiplerinden Trabzonspor ile oynadığı içinde maçın berabere bitmesi çok normal ama 2 hafta üst üste 2-0 dan 3 puanı vermek bence biraz da Fatih Terim’in değişiklik tercihlerinden kaynaklanıyor. Mesela 2. Yarı Emre’de sakatlanmışken ana yaratıcın Morutan’ı sahanın kenarına alma hamlesini pek mantıklı bulmadım. Büyük ihtimal bu hamleyle orta sahaya o sertliği getirmeye çalıştı am bu da hücüm da üretkenliğin azalmasına neden oldu. Bence Galatasaray ve Fenerbahçe’nin sistemin iyice bir oturması için biraz zamana ihtiyacı var ama bence, skor belki de harika olmasa da oynadığı oyunla Galatasaray’ın umut verdiğini söyleyebiliriz.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Arda Akaltun

İnsanın aynası

İnsanlar hayatlıları boyunca binlerce karar alır. Bazı kararlar siz vezir de eder, rezil de. Fakat insan bu hayatta en çok etkileşimi kendi duyularına yakın gördüğü insanlarla yapar. Bu etkileşim size iki kavram kazandırır: İlki ‘’dost’’ diğeri ise ‘’düşman’’. Bu iki kavramdan en dürüst olanı benim açımdan düşmandır. Çünkü dostlar çoğunlukla sizin iyi yönünüzü benimser, bir kötü huyunuz varsa onu düzeltip sizi saf iyilikten oluşan bir kişilik yapmak istemesi son derece doğal bir durumdur. Fakat böyle bir yaklaşımın iyi bir seçenek olduğu kanaatinde değilim. Çünkü dost dediğin insan sizin ona açtığınız sınır kapısını kabul etmek zorundadır. Sizin sınırlarınızı çizmez, çizemez! Ayrıca ben dostluk kavramına pek güvenmiyorum, ondan ziyade ‘’kardeş’’ kavramına sıcak bakıyorum.  Belki bu önyargımın bir sebebi bundandır. Dostluğun tam tersi ve bence en akıllı kişilik yapısı düşmanlarınızdır. Çünkü düşman sizi hep saf iyilik olarak görmek istemez, açığınızı arar ve bulduğunda ise size karşı o kozunu oynamaktan hiç geri durmaz. Hayatımızda yaptığımız hatalar ve edindiğimiz düşmanlar bizlere çok güzel bir hediye verir, biz de bu hediyeleri istemeyerek de olsa kabul etmekteyiz; bunun adına ‘’tecrübe’’ diyoruz. Benjamin Franklin bu olayı tek bir sözü ile çok güzel tanımlamıştır: ‘’Düşmanınızı sevin çünkü onlardan güzel kusurlarınızı gösteren hiç kimse yoktur.’’ "Düşmalarım: Etten aynalar" Hayatta hiç arkadaşınız olmasa bile sadece düşmanınızın fikirleriyle kendi açıklarınızı kapatabilirsiniz. Bunu başardığınızda belki de yeni kişiliğinizle daha önemli kişileri hayatınıza katabileceksiniz. Ben şahsen düşmanlarımı ‘’etten Ayna’’ olarak tanımlarım. Çünkü ayna sizin saf halinizi gösteren en nadir nesnedir. Bu yüzden aptal dostunuz olacağına akıllı düşmanınız olması her zaman sizi bir adım öne taşır. Sonuç itibariyle karşınıza her ne kadar istemeseniz de dostlar ve düşmanlar çıkacaktır. Siz bu yüzden düşmanlarınızı sakın kaybetmeyin. Çünkü: Dostlar sizi iyi yönünüze göre yargılayabilirler ve siz onlara kötü yüzünü gösterdiğinizde onlar sizinle konuşamama kapasitesine sahip olabilirler fakat düşmanın öyle bir seçeneği yoktur. Düşman sizin her daim açığınızı arayıp sizin yüzünüze vurmaktan geri kalmazlar. Aksine sizin hatalarınızı bularak onu düzeltip iyi bir huy ile değiştirmenize vesile olurlar. Kısacası: kendinize bir düşman bulun çünkü onlar “Etten bir ayna” olarak sizin kendinizi görmenize her daim yardımcı olurlar.  
YAZARIN DİĞER YAZILARI
YAZARLAR
GAZETE
ÖZEL HABERLER
EGE SAATİ TV
Ege Saati 'İzmir Fuarı Özel Yayını'nın konuğu Tacettin Bayır
Ege Saati 'İzmir Fuarı Özel Yayını'nın konuğu Bedri Serter
CHP'li Polat: Yolsuzluk ekonomisi Türkiye’de inanılmaz bir şekilde gelişmiş
Batur: İktidar kendisine de Tasarruf Genelgesi çıkarsın!
Serter: Türkiye'nin sınırları hallaç pamuğu gibi olmuş
ÇOK OKUNANLAR
EGE'Yİ GEZİYORUM
Ege: Bilginin, kültürün, zekanın ve ilhamın başkenti
Kleopatra havuzuna büyük ilgi
İzmir sahillerinin güvenliği atlılara emanet
Knidos: Ege ve Akdeniz'in birleştiği nokta
Ege Saati mobil uygulamasını indirin, dünyayı Ege'den okuyun...